
Yine bir hüzün sarmalı, yine acıyan yanın feryadıyla dökülen hissiyat: Bu bir yalnızlık şarkısı değil, yalnızlığın ta kendisi.
Bilirsiniz bir insanın yalnız olmasıyla yalnızlaştırılması aynı şey değildir. Bazen kendi isteğimizle yalnız kalırız. Gürültü patırtıdan uzaklaşmak, kendimizi dinlemek, düşünmek, tefekkür etmek isteriz. Bu bizi tüketen bir yalnızlık olmayıp aksine kendimizi yeniden bulmamıza vesile olabilir. Fakat bir de kalabalıkların ortasında yaşarken yalnız kalmamız var. İşte asıl mesele de bu.
Bugün sokak ve caddeler insanlarla, evler tıka basa eşyalarla, telefonlar yüzbinlerce çeşit mesajlarla, sosyal medya hesapları her şeyi “like” layıp bizi şımartan takipçilerle, ekranlar tarifsiz görüntülerle dolu. Görenler de derki, aslında düşünmeyenler de der ki bu kimseler birbirlerine ne kadar yakın. Lakin bütün bu yakınlığın ortasında birbirinden uzaklaşan, birbirine dokunamayan, derdini anlatamayan ve en önemlisi de kendisini gerçekten anlayacak birini bulamayan milyonlarca insan var.
Ne bileyim belki de çağımızın en büyük çelişkilerinden biri de budur: İletişim araçları çoğaldıkça iletişim azalıyor. Kalabalıklar büyüdükçe yalnızlık derinleşiyor. İnsanlar birbirini daha çok gördükçe birbirini daha az görüyor. Sesler çoğaldıkça insanın içindeki sessizlik büyüyor. Sizinle paylaştığım ve bir dostumun fikir babası olduğu inografik fotoğraf ve konu başlığı, bana göre tam da bu çelişkinin sessiz bir hikâyesini anlatıyor.
Bir mahpus düşünün… Sırtında numarası, karşısında demir parmaklıklar… Ama demirlerin arkasında karanlık değil; masmavi bir göl, dağlar, gökyüzü ve kuşlar var. Özgürlük birkaç metre ötede. Fakat ulaşamıyor. İşte çağımız insanının ruh hâlini bundan daha çarpıcı anlatan bir manzara bulmak zor. Çünkü bugün birçok insanın hapishanesi taş duvarlardan değil; güvensizlikten, kırılmışlıktan, korkudan, değersizlik duygusundan, iletişimsizlikten ve insanlara karşı kaybedilmiş inançtan oluşuyor. Ve bazen insanın en büyük hapishanesi, kendisini çevreleyen insan kalabalığı oluyor.
Kalabalığın İçinde Bir Başımızayız
Bir otobüse ya da herhangi bir toplu ulaşım aracına binin. İnsanlarla doludur. Fakat herkes kendi ekranına gömülmüştür. Bu manzarayı her sabah akşam Fener’e giden Tramvay seyahatimde yaşıyorum. Gözlerimi kapamak, görmek istemiyorum. Bana çok acı veriyor bu tablo. Daha da ümitsizliğe boğulacak oluyorum. Ama hemen başka şeyler, iyi projeler düşünmek için kendimi zorluyorum.
Bir kafeye gidin. Masalar insanlarla doludur. Ama çoğu insanın eli telefondadır. Bir aile sofrasına bakın. Anne, baba ve çocuklar aynı masadadır. Fakat her biri başka bir dünyaya bakmaktadır. Aynı evin içinde yaşayan insanlar birbirlerinin sesini duymadan günlerini tamamlayabilmektedir. Aynı odada oturup birbirlerine ulaşamayan insanlar var artık hayatta. Çünkü iletişim yalnızca konuşmak değildir. İletişim, karşındakinin kalbine ulaşabilmektir. Bir insanın “Nasılsın?” sorusuna gerçekten cevap verebileceği birinin olmasıdır. “İyiyim” dediğinde gerçekten iyi olup olmadığını anlayacak birinin bulunmasıdır.
Bazen insanın ihtiyacı nasihat değildir. Bazen çözüm değildir. Bazen sadece birinin yanında oturmasıdır. “Ben buradayım” demesi anlamına gelen bulunuşudur. Fakat biz bugün insanlara çoğu zaman bunu bile veremiyoruz. Dinlemiyoruz. Çünkü herkes konuşmak istiyor. Anlamak istemiyoruz. Çünkü herkes anlaşılmak istiyor. Karşımızdaki insanın derdine ortak olmak yerine, onun derdine kendi hayatımızdan cevaplar veriyoruz. O anlatıyor, biz kendi hikâyemizi düşünüyoruz. O ağlıyor, biz nasıl teselli edeceğimizi değil, ne söyleyeceğimizi düşünüyoruz. Böylece iletişim konuşmaya dönüşüyor ama muhabbete dönüşmüyor.
Görünmeyen Duvarlar
İnsanı yalnızlaştıran en büyük sebeplerden biri de güven kaybıdır. Çünkü güvende çatlamalar meydana gelmeye başladığında insan yalnızca bir kişiden uzaklaşmaz. Bazen bütün insanlara karşı mesafe koymaya başlar. Bir kez ihanete uğrayan insan, ikinci kez aynı acıyı yaşamaktan korkar. Bir sırrı paylaşıp karşılığında incinen insan, bir daha kolay kolay içini açmaz. İyi niyetinin istismar edildiğini gören insan, zamanla iyi niyetini bile saklamaya başlar. Ve sonunda insanın çevresinde insanlar olduğu hâlde içinde kapılar kapanır.
Bu kapılar dışarıdan görünmez. Ama içeride yaşayan insan için demir parmaklıklardan farksızdır. İlham kaynağım inografik fotoğraftaki adamın elleri demir parmaklıklardadır. Fakat bana göre fotoğrafın asıl meselesi demirler değildir. Asıl mesele, özgürlüğü görebildiği hâlde ona ulaşamamasıdır. Bugün birçoğumuz böyleyiz. Sevgiye ihtiyacımız vardır ama güvenememekteyiz. Dostluğa ihtiyacımız vardır ama yeniden kırılmaktan korkarız. Konuşmaya ihtiyacımız vardır ama söylediklerimizin aleyhimize kullanılacağından çekiniriz. İçimizi açmak isteriz ama “Ya beni yanlış anlarlarsa?” korkusu yaşarız. Ve biz, her birimiz böyle böyle kendi içine kapanırız. Sonra da çevremizdekiler bizim neden sustuğumuzu anlamamaktadır. Oysa bazen suskunluk, ilgisizlik değil; çok fazla kırılmış olmanın sonucudur.
Psikolojik Yaraların Görünmeyen Tarafı
Son yıllarda herhangi bir coğrafya, kültür, millet ayrımı yapmadan insanların ruhsal sıkıntılarından daha fazla söz edilmektedir. Kaygı, depresif duygu durumları, tükenmişlik, sosyal izolasyon, yalnızlık, değersizlik hissi, yoğun stres ve benzeri sorunlar artık her toplumda daha görünür hâle gelmiştir. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Her ruhsal sıkıntıyı yalnızca “iman zayıflığı”, “iradesizlik” veya “ahlaki bozukluk” şeklinde açıklamak doğru olmaz. İnsan ruhu da beden gibi yaralanabilir. Nasıl ki kolu kırılan bir insana “Biraz güçlü ol, geçer” demek yeterli değilse, ciddi psikolojik sıkıntılar yaşayan bir insana da sadece “Takma kafana” demek çözüm değildir. İnsanın ruhuna da merhamet gerekir.
Dinimiz bize sadece insanı küçümsemeyi değil, insanın yükünü hafifletmeyi de öğretir. Fakat burada başka bir gerçeği de unutmamak gerekir: Günümüz insanının bütün psikolojik problemlerini yalnızca psikoloji üzerinden okumak da eksik kalır. Çünkü insan sadece biyolojik bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Aidiyet ister. Sevilmek ister. Değer görmek ister. Güvenmek ister. Bir yere ait olmak ister. Ve en önemlisi, hayatının bir anlam taşıdığına inanmak ister. İşte insanın bu ihtiyaçları ihmal edildiğinde ortaya yalnızca sosyal değil, ruhsal problemler de çıkabilir.
Dinimiz Bize Yalnızlığın İçinde Başka Bir Kapı Gösterir
İslam’ın insana söylediği en büyük hakikatlerden biri, insanın hiçbir zaman sahipsiz olmadığıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de anlam olarak, “Biz ona şah damarından daha yakınız.” buyurulur. (Kaf/16)
Bu âyet insanın yalnızlık duygusunu inkâr etmez. Tam tersine, insanın iç dünyasını kuşatan manevi yakınlığı hatırlatır. İnsan bazen bütün insanlardan uzak kalabilir. Ama Allah’ın rahmetinden ve varlık bilincinden uzak değildir. İnsanların kapıları yüzüne kapanabilir. Ama Allah’ın rahmet kapısında her daim ümit vardır. İnsanlar seni yanlış anlayabilir. Ama seni yaratan, seni senden daha iyi bilir.
Bu sebeple dini hayat, insanı toplumdan koparan bir yalnızlık değil; insanın hem Rabbine kulluğu hem de insanlarla doğru ilişki kurmasını sağlayan bir denge olmalıdır. Çünkü İslâm, insanı insanlardan kaçmaya değil, insanlara karşı sorumluluk taşımaya çağırır. Komşuluk bunun içindir. Sıla-i rahim bunun içindir. Selamlaşmak bunun içindir. Hastayı ziyaret etmek bunun içindir. Yetimi, yoksulu, düşkünü gözetmek bunun içindir. Cem olmak bunun içindir. Sadaka bunun içindir. Kardeşlik bunun içindir. Yani dinimiz, insanın yalnızca Allah’a teslimiyetini değil, insanla ilişkisini de inşa eder. Bu yüzden ibadet eden ama çevresindeki insanın acısını görmeyen bir insanın kendi muhasebesini yapması gerekir. Çünkü ibadetin insanda merhamet, adalet, sabır, tevazu ve güzel ahlak üretmesi beklenir.
Birbirimizin Acısını Görmemek
Toplumların çöküşü her zaman büyük savaşlarla başlamaz. Bazen insanlar birbirlerinin acısını görmemeye başladığında başlar. Bir apartmanda onlarca insan yaşar. Ama yaşlı komşusunun günlerdir kapısını açmadığını kimse fark etmez. Bir iş yerinde onlarca çalışan vardır. Ama içlerinden birinin haftalardır içine kapandığını kimse sormaz. Bir okulda yüzlerce öğrenci vardır. Ama sessizce köşede duran çocuğun neden sustuğunu kimse merak etmez. Bir aile vardır. Herkes aynı evdedir. Ama evin içinde kimsenin kimseye anlatamadığı meseleler vardır. İşte yalnızlık böyle büyür. Bir anda oluşmaz. Biriken ihmallerden oluşur. Bir selam verilmez. Bir telefon açılmaz. Bir “Nasılsın?” sorusu sorulmaz. Bir özür gecikir. Bir gönül alınmaz. Bir yanlış anlaşılma düzeltilmez. Bir insanın yardım çağrısı duyulmaz. Sonra aramıza görünmeyen duvarlar örülür. Ve günün sonunda birbirimize birkaç metre uzaklıkta yaşarken birbirimize kilometrelerce uzak hâle geliriz.
Sosyal Medya Bizi Yaklaştırdı mı?
Bugün dünyanın öbür ucundaki insanla birkaç saniyede iletişim kurabiliyoruz. Ama bazen yanımızdaki insanla iki dakika gerçek bir sohbet edemiyoruz. Binlerce takipçimiz olabiliyor. Fakat içimizdeki acıyı anlatabileceğimiz bir kişi bulamayabiliyoruz. Bir paylaşımımız yüzlerce beğeni alabiliyor. Ama gece başımızı yastığa koyduğumuzda içimizdeki boşluk hâlâ aynı kalabiliyor. Çünkü insanın ihtiyacı sadece görülmek değildir. İnsan anlaşılmak ister. Beğenilmek başka şeydir, sevilmek başka. Takip edilmek başka şeydir, sahiplenilmek daha başka bir şey. Mesaj almak başka şeydir, hâlinin gerçekten sorulması başka. Kalabalıkların arasında görünür olmak başka şeydir, bir insanın kalbinde yer bulmak başka. İşte çağımızın büyük yanılgılarından biri de budur: İletişim sayısını, iletişimin kalitesi zannetmek. Oysa bazen insanın yüzlerce arkadaşı değil, bir tane güvenilir dosta ihtiyacı vardır.
Ahlakın Bittiği Yerde Yalnızlık Başlar
Güvenin olmadığı yerde ahlak da zayıflar. Çünkü ahlak, yalnızca kişinin kendi davranışlarını düzenlemesi değildir. Ahlak aynı zamanda başkasının kalbine zarar vermemeyi bilmektir. Bir insanın sırrını korumaktır. Emanete sahip çıkmaktır. Verdiğin sözü tutmaktır. Birinin zayıf tarafını onun aleyhine kullanmamaktır. İnsanların mahremiyetine saygı göstermektir. Birinin düşüşünü seyretmek yerine elinden tutmaktır. Bugün insanların birbirine güvenmekte zorlanmasının nedenlerinden biri de budur. Çünkü bazı insanlar birbirlerinin zaaflarını silah gibi kullanıyor. Bir insanın söylediği özel bir sözü başkasına anlatmak basit bir dedikodu gibi görülebilir. Oysa o söz, bir insanın sana teslim ettiği güven olabilir. Ve güven kırıldığında bazen özür bile yeterli olmaz. Bu nedenle ahlakın en önemli taraflarından biri, insanın eline geçen başkasına ait emaneti korumasıdır.
Peki, Ne Yapacağız?
Önce birbirimizi yeniden dinleyeceğiz. Gerçekten dinleyeceğiz. Telefonu bir kenara bırakıp karşımızdaki insanın gözlerine bakacağız. Çocuğumuza “Bugün okul nasıldı?” demekle yetinmeyip gerçekten cevabını dinleyeceğiz. Eşimize sadece “Yemek hazır mı?” diye sormayacağız. “Bugün nasıldın?” diye de soracağız. Arkadaşımıza sadece ihtiyacımız olduğunda ulaşmayacağız. Onun ihtiyacı olduğunda da yanında olacağız. Komşumuzu sadece apartman girişinde gördüğümüzde selamlamayacağız. Gerektiğinde kapısını çalacağız. Ve belki de en önemlisi, insanların güçlü görünmesine aldanmayacağız. Çünkü bazı insanların yüzündeki gülümseme, içlerindeki fırtınanın üzerini örten bir perde olabilir. Herkesin derdini bilemeyiz. Ama herkese karşı merhametli olabiliriz. Herkesi iyileştiremeyiz. Ama kimseyi daha fazla yaralamamayı seçebiliriz. Herkesin hayatını değiştiremeyiz. Ama bir insanın hayatında güzel bir iz bırakabiliriz.
Demir Parmaklıkların Ardında Kalmak Zorunda Değiliz
Fotoğrafa yeniden bakalım. Bir insan. Bir hücre. Demir parmaklıklar. Ve parmaklıkların ötesinde uçsuz bucaksız bir dünya… Bence burada çok daha büyük bir mesaj var. İnsan bazen dışarıdan özgür görünürken içeride mahpus olabilir. İşi vardır. Evi vardır. Ailesi vardır. Çevresi vardır. Telefonu vardır. Sosyal medya hesabı vardır. İnsanlarla konuşur. Güler. Gezmeye gider. Fotoğraf çektirir. Ama bütün bunların arkasında kimsenin bilmediği bir yalnızlık taşıyabilir. İşte bu nedenle artık insanları sadece görmemiz yetmez. Onları anlayarak görmemiz gerekir. İkisi aynı şey değildir. Birini görmek gözle olur. Birini görmek ise vicdanla… Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur: Birbirimizin hayatına yeniden insan olarak dokunabilmek. Çünkü insanın insana ihtiyacı vardır. Ve bu ihtiyaç bir zayıflık değildir. Bu, insan olmanın kendisidir.
Allâh insanı tek başına yaşayacak bir varlık olarak yaratmamıştır. Aileyi, akrabalığı, komşuluğu, kardeşliği, dostluğu ve toplumu bunun için var etmiştir. Fakat biz kalabalıkları büyütürken gönülleri küçülttüysek, aynı mekânda bulunmayı beraberlik zannettiysek, konuşmayı iletişim, takip etmeyi dostluk, beğenilmeyi sevilmek sandıysak ortada ciddi bir problem var demektir. Çünkü kalabalıkların içinde yalnızlaşan insan, aslında insanlığın aynasına tutulmuş bir aynadır. O aynada yalnızca onu değil, kendimizi de görmeliyiz. Belki de bugün sormamız gereken soru şudur: Çevremizde kaç insan var? değil, Çevremizde kaç insan gerçekten bize güvenebiliyor? Kaç insan derdini bize anlatabiliyor? Kaç insan düştüğünde elimizi uzatacağımızdan emin? Kaç insan ağladığında yanında olacağımızı biliyor? Kaç insan “Beni anlayan biri var.” diyebiliyor?
Ve dostlar daha acısı: Bizim hayatımızda, bütün maskelerimizi çıkarıp olduğumuz gibi kalabileceğimiz kaç kişi var? Eğer bu soruların cevapları azalıyorsa, yalnızca kişilerin değil, toplumun da alarm zilleri çalıyor demektir. Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği gökdelenlerinin yüksekliği, teknolojisinin gelişmişliği, telefonlarının akıllılığı veya insanlarının birbirine ulaşma hızları değildir. Bir toplumun gerçek zenginliği; insanının insana güvenebilmesidir. Düşenin kaldırılmasıdır. Yalnızın fark edilmesidir. Yaşlının hatırlanmasıdır. Çocuğun dinlenmesidir. Gencin anlaşılmasıdır. Hastanın ziyaret edilmesidir. Komşunun gözetilmesidir. Gönül kırıldığında özür dilenmesidir. Ve insanın, ne kadar karanlıkta kalırsa kalsın, bir kapının kendisi için açık olduğunu bilmesidir. Çünkü insanı bazen bir söz kurtarır. Bazen bir dua. Bazen bir el. Bazen bir telefon. Bazen sessizce yanında duran bir dost. Bazen de sadece şu cümle: “Yalnız değilsin. Ben buradayım.”
Belki bugün dünyayı değiştiremeyiz. Ama bir insanın yalnızlığını azaltabiliriz. Ve bazen bir insanın dünyasını değiştirmek için bütün dünyayı değiştirmek gerekmez. Bir kalbe dokunmak yeter. Çünkü kalabalıkların büyüdüğü, fakat insanların birbirinden uzaklaştığı bir çağda en büyük iyiliklerden biri, bir insanın hayatındaki görünmez demir parmaklıkları fark edebilmektir. Ve belki de asıl özgürlük, o parmaklıkların ardındaki güzelliği seyretmek değil; birbirimizin elinden tutup o parmaklıkları birlikte aşabilmektir.
Ne diyelim; Yüce Allâh nasip etsin.
Kalalım sağlıcakla…