
Toplumsal Bütünlüğün Sosyolojik Mihenk Taşı
Öyle bir çağdayız ki! Ah be dostlar, öyle menem bir zamanda yaşıyoruz ki! Modern çağ (!) denilen bu dönem, insanlığın bilgiye en hızlı ulaştığı dönemlerden biri olmasına rağmen, aynı zamanda insanların birbirinden en kolay uzaklaştığı zaman dilimlerinden biridir de. Teknolojik ilerleme iletişim araçlarını geliştirirken, gönüller arasındaki mesafeleri her geçen dakika açmıştır/uzatmıştır. Aynı şehirde yaşayan insanlar birbirine yabancılaşırken, aynı inancı paylaşan bireyler bile mezhep, meşrep, kültür, coğrafya, etnik köken veya siyasi görüş farklılıkları üzerinden birbirlerini ötekileştirebilmektedir. Böyle bir dönemde Müslüman toplumların yeniden üzerinde düşünmesi gereken en temel kavramlardan biri “iman akrabalığıdır.” Çünkü “iman akrabalığını” kaybetmenin neticesinde ortaya çıkan bu kötü hallerin eski hâle geleilmesi kaybedilenin yeniden kazanılmasıyla mümkündür.
“İman akrabalığı” kavramına, yalnızca dinî bir slogan veya duygusal bir çağrı olarak bakmamak gerekli. Bu kavram, Ehl-i Sünnet itikadının asırlardır koruduğu “ümmet” tasavvurunun özüdür. Aynı zamanda sosyolojinin ele aldığı önemli kavramlardan olan “ortak kimlik”, “kolektif bilinç”, “toplumsal dayanışma” ve “sosyal sermaye” kavramlarıyla da doğrudan ilişkilidir. Hangi toplum olursa olsun, hangi ortak değeri merkeze yerleştirirse, o değer zamanla o toplumun ölçü taşı, yani mihenk taşı hâline gelir. Müslüman toplumlar açısından bu merkez, tarih boyunca hep “iman” olmuştur.
İmanın Merkeziliği ve Kimlikler
Bir insan, aynı anda birçok kimliğe sahiptir. Sosyolojide buna “statü” adı da verilmektedir. Bir milletin mensubu olmamızla birlikte, belirli bir coğrafyada yaşar, belirli bir dili konuşur, belirli bir kültür içerisinde yetişir ve farklı düşünce ekollerinden de etkilenerek farklı konumlarda bulunabiliriz. Çocuk, baba, dayı, müşteri, cemaat, kaptan, öğretmen, muhtar, vekil gibi onlarca statüsel kimliği aynı anda edinebiliriz. Bunların tamamı da insanın sosyal varlığını şekillendirir. Lakin Ehl-i Sünnet anlayışı, bu kimliklerin hiçbirini mutlaklaştırmaz. Çünkü mutlaklaştırılan her alt kimlik, zamanla ayrışmanın sebebi hâline gelebilir. Zaten Müslümanların da birbirini zayıflattığı yön de burasıdır. Yani bilmem nerenin Müslümanları, bilmem neyin müritleri, bilmem neyin taraftarları gibi ifadeler ayrışmadan başka bir şey getirmez.
Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de insanların farklı kavimlere ve kabilelere ayrılmasının sebebi üstünlük değil, tanışma ve kaynaşma olarak ifade edilir. Dolayısıyla mezhep farklılığı, millet farklılığı, dil farklılığı, kültürel çeşitlilik veya coğrafi ayrılıklar, iman kardeşliğinin önüne geçirilmediği sürece bir tehdit değil, aksine bir zenginliktir. Sosyolojik açıdan bakıldığında ise ortak üst kimliklerin güçlü olduğu toplumlarda sosyal çatışmaların daha düşük seviyede seyrettiği görülür. Çünkü insanlar kendilerini aynı büyük bütünün parçaları olarak görürler. İşte iman akrabalığı tam da bu üst kimliği temsil eder.
Kolektif Bilincin İnşasında İmanın Rolü
Fransız sosyolog Emile Durkheim, toplumları ayakta tutan en önemli unsurlardan birinin kolektif bilinç olduğunu ifade vurgular. Kolektif bilinç; kişilerin ortak kutsallara, ortak değerlere ve ortak anlam dünyasına sahip olmalarıdır. Bir toplumun ortak değerleri zayıfladığında sosyal çözülme de başlar. Bunun başlaması da yok oluşun bağıra bağıra gelmesi demektir.
İslam medeniyetinde bu ortak bilincin en güçlü kaynağı iman olmuştur. Aynı kıbleye yönelmek, aynı Peygamber’e tâbi olmak, aynı Kitab’a inanmak ve aynı ahlaki ilkeleri benimsemek; milyonlarca farklı insanı tek bir ümmet bilinci içerisinde birleştirmiştir.
İşte, burada “iman akrabalığının” yalnızca metafizik bir bağ olmadığını açıklamamız gerekmektedir. Aynı zamanda bu, güven üreten sosyal bir sermayedir. İnsanlar birbirlerine yalnızca hukuki zorunluluklar sebebiyle değil, hesap gününde Allâh’a hesap vereceklerine inandıkları için de güven duyarlar. Böylece sosyal ilişkiler yalnızca menfaat üzerine değil, ahlak üzerine inşa edilir.
Ehl-i Sünnet Denge Anlayışı Güder
Ehl-i Sünnet geleneği, tarih boyunca aşırılıkların karşısında dengeyi temsil etmiştir. Ne farklılıkları inkâr etmiş ne de farklılıkları mutlaklaştırmıştır. Ehl-i Sünnette “İtikatta birlik” esastır. Fıkıhta ise rahmet olan ihtilaflar vardır. Hanefî, Şafiî, Malikî veya Hanbelî olmak; iman kardeşliğini ortadan kaldırmaz. Bilakis farklı içtihatların aynı hakikati anlamaya yönelik ilmî gayretler olduğu kabul edilir. Tarih boyunca da büyük âlimler birbirlerinin görüşlerini eleştirmiş, fakat birbirlerinin imanını tartışmamıştır. Bugün ise sosyal medya kültürü, ilmî ihtilafları kimlik savaşlarına dönüştürmektedir. Bir mezhep tercihi, bazen kardeşliği yok edecek kadar büyütülmektedir. Oysa Ehl-i Sünnet’in temel ilkesi açıktır: İtikatta birlik korunur; fer’î meselelerde farklılık ise ümmet için bir genişlik alanıdır. İtikatta birlik esastır; ibadetlerin uygulanışı ve içtihada açık dinî ayrıntılarda (fer’î meselelerde) ortaya çıkan farklılıklar ise ümmet için bir rahmet ve zenginliktir.
Sosyal Sermaye ve Güven Krizi
Modern toplumların (!) en büyük problemlerinden biri güven krizidir. İnsanlar komşularına, kurumlara, hatta aile fertlerine karşı bile zaman zaman güvensizlik yaşamaktadır. Sosyoloji literatüründe güven, sosyal sermayenin temel yapı taşı kabul edilir. Güven azaldığında ekonomik ilişkiler zorlaşır, sosyal dayanışma zayıflar ve “bireycilik” güç kazanır. İman akrabalığı ise güvenin ahlaki temelini oluşturur. Çünkü Müslüman bilir ki; emanet kutsaldır, kul hakkı haramdır, iftira büyük günahtır, adalet müthiş bir sıfat olup merhamet ise imanın meyvesidir. Bu ilkeler yalnızca kişisel ibadet hayatını değil, toplumsal düzeni de koruyan ahlaki sütunlardır.
Farklılıklar Tamamlayıcıdır
Bugün birçok çatışmanın temelinde farklılıkları tehdit olarak görmek yatmaktadır. Oysa farklılıklar hayatın tabii gerçeğidir. Dil farklıdır. Kültür farklıdır. Coğrafya farklıdır. Düşünce üslupları farklıdır. Mezhepler farklıdır. Ancak bütün bu renkler ortak iman zemininde anlam kazandığında medeniyet ortaya çıkar. Bir ressamın tablosunu güzelleştiren tek renk değildir. Bir orkestrayı güçlü yapan tek enstrüman değildir. Bir bahçeyi güzel gösteren tek çiçek değildir. Aynı şekilde ümmeti güçlü yapan da tek tip insanlar değil; ortak iman etrafında birleşmiş farklı kabiliyetlere sahip müminlerdir.
İman Akrabalığının Psikolojik Boyutu
İnsan yalnız kalmaya uygun yaratılmamıştır. Aidiyet hissi insan psikolojisinin temel ihtiyaçlarından biridir. Modern yalnızlık krizinin arkasında da büyük ölçüde aidiyet eksikliği bulunmaktadır. İman kardeşliği, kişiye yalnız olmadığını hissettirir. Sevincini paylaşacağı, derdini anlatacağı, yardım isteyeceği, dua bekleyeceği bir büyük aile sunar. Bu yönüyle iman akrabalığı yalnızca dinî değil, psikolojik bir güven alanıdır. Bu alanın korunaklığına zeval getirilmemlidir.
Dijital Çağda Yeni Ayrışmalar
Bugün sosyal medya algoritmaları insanları birbirine yaklaştırmaktan çok, benzer düşünen insanların küçük gruplar hâline gelmesine yol açmaktadır. Bu durum kutuplaşmayı artırmaktadır. Her grup kendi doğrusunu mutlak hakikat olarak görmeye başlamaktadır. Oysa Ehl-i Sünnet ilim geleneği, farklı görüşleri dinlemeyi, delile saygı göstermeyi ve kardeşliği muhafaza etmeyi öğretmiştir. Bir Müslümanın ilk refleksi direkt tekfir etmeye endeksli olmayıp; anlamaya çalışmak olmalıdır. İlk amacı ötekileştirmek değil; ıslah etmek olmalıdır.
Ümmet Bilinci Yeniden İnşa Edilmelidir
Bugün ümmet bilincinin yeniden güçlendirilmesi yalnızca din adamlarının değil; eğitimcilerin, akademisyenlerin, ailelerin, medya kuruluşlarının ve sivil toplumun ortak sorumluluğudur. Çocuklara yalnızca tarih öğretilmemeli; ortak değerler de öğretilmelidir. Yalnızca bilgi verilmemeli; ahlak da kazandırılmalıdır. Yalnızca başarı hedeflenmemeli; emanet bilinci de oluşturulmalıdır. Çünkü iman akrabalığı, soy bağıyla değil; ortak inanç, ortak ahlak ve ortak sorumluluk bilinciyle güçlenir.
Tüm bunların neticesinde de iman akrabalığı, farklılıkları inkâr eden dar bir anlayış olmayıp; aksine onları doğru öncelik sıralaması içerisinde anlamlandıran kuşatıcı bir medeniyet tasavvurudur. Mezhep, millet, dil, kültür ve coğrafya farklılıkları, iman merkezde tutulduğu müddetçe ayrılık sebebi değil, ümmetin zenginliğidir.
Ehl-i Sünnet’in asırlar boyunca koruduğu denge anlayışı da tam olarak budur: Önce iman, sonra diğer aidiyetler. Çünkü merkez değiştiğinde ölçüler de değişir. İman merkezde kaldığında ise adalet, merhamet, güven ve kardeşlik aynı potada buluşur.
Bugün Müslüman toplumların en çok ihtiyaç duyduğu şey, birbirini aynılaştırmak değil; ortak iman ekseninde birbirini tamamlamayı öğrenmektir. Kardeşliği slogan olmaktan çıkarıp sosyal hayatın her alanına taşıyabildiğimiz ölçüde, güven yeniden inşa edilecek, kutuplaşmalar azalacak ve ümmet bilinci güçlenecektir.
Yani nihayete geldiğim bu noktada hülasa olarak şunu yazmak istiyorum: Bir medeniyet, ortak değerlerini kaybettiğinde önce güvenini, sonra birliğini, en sonunda da geleceğini kaybeder. Eğer geleceği inşa etmek istiyorsak; mezheplerimizi, kültürlerimizi, dillerimizi ve farklılıklarımızı inkâr etmeden, hepsini iman akrabalığının kuşatıcı çatısı altında yeniden anlamlandırmak zorundayız. Çünkü kardeşliğin gerçek rengi, aynı düşünmek değil; aynı hakikate iman ederek farklılıklarımızla birlikte yürüyebilmektir. Bu yürüyüş, sadece kişisel kurtuluşun değil, güçlü ve ahlaklı bir toplum inşasının da en sağlam yoludur.
Kalın sağlıcakla…
Kıymetli hocam kaleminize yüreğinize sağlık. Bu iman akrabalığı konusu son derece orijinal ve önemli, bu konunun daha çok işlenmesi gerektiğine inanıyorum. Selam ve saygılarımla.
Aklıma Amir Khan ın PK filmi geldi.
????????????????????????kalemine sağlık kıymetli hocam