
İslâm tarihinde, asırlardır tazeliğini koruyan, her yıl Rebiülevvel ayı hilaliyle birlikte kalplerde yeniden filizlenen hayırlı bir amel vardır: Mevlid-i Nebi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ﷺ’in cihana teşrifini anmak, anlatmak ve bu sevinci yaşamak, ümmetin büyük bir çoğunluğu için bir aşk tezahürüdür. Ne var ki bu kutlu zaman dilimi, beraberinde fıkhî bir suali de taşır: Asr-ı Saadet’te ve sahabe döneminde, günümüzde bilinen şekliyle bir kutlama olarak var olmayan bu amel, dini tağyir eden bir bid’at mıdır, yoksa şükrün izharının meşru bir tezahürü olan hayırlı bir bid’at mıdır?
Ehl-i Sünnet ulemasının ufkundan bakarak, Mevlid’in delillerini, bid’at kavramının hakiki sınırlarını zedelemeden ele almak bu meseleyi vuzuha kavuşturacaktır.
Mevlid meselesini doğru bir zemine oturtmanın ilk şartı, bid’at mefhumunun doğru tahlil edilmesidir. Kelime anlamıyla “sonradan ortaya çıkan yenilik” demek olan bid’at, ıstılahta dinin aslına yapılan gayrimeşru müdahaleleri ifade eder. Nitekim Allâh Rasûlü ﷺ, “Sonradan çıkan her şey bid’attır, her bid’at dalalettir.” buyurmuştur.
Ancak İmam Şâfiî, İmam Nevevî ve daha nice Ehl-i Sünnet’in omurgasını oluşturan fakihler, bu hadis-i şerifin dinin özüne muhalif olan yenilikleri kapsadığını belirtmişlerdir. Ulema, bid’atı iki ana kısma ayırır:
Bid’at-ı Seyyie (Kötü Bid’at): Şerîatın bir esasına, sünnetin bir hükmüne muhalif olan veya ona yabancı bir unsur ekleyen amel.
Bid’at-ı Hasene (Güzel Bid’at): Şerîatın genel kaidelerine, Kur’ân ve Sünnet’e muvafık olan, İslâm’ın maslahatına hizmet eden yeni uygulamalar. Hazreti Ömer’in teravih namazını cemaatle kıldırıp “Bu ne güzel bir bid’attır.” demesi veya Kur’ân’ın Mushaf hâline getirilip harekelenmesi gibi ameller buna örnektir.
Bu zaviyeden bakıldığında Mevlid; namaza yeni bir rekât eklemek gibi şer’î bir ibadeti tağyir etmez. Aksine, dinin emrettiği salavat getirmek, sadaka vermek ve İslâm’ı tebliğ etmek gibi muhkem emirlerin belirli bir zaman diliminde yoğunlaşarak icra edilmesidir.
Mevlid-i Nebi’yi meşru kılan unsurlar, doğrudan bir emir formunda olmasa da, Kur’ân ve Sünnet’in delalet yollarıyla sabittir. Büyük hadis hafızı İmam İbn Hacer el-Askalânî ve İmam Suyûtî, bu hususta çok güçlü naklî deliller ortaya koymuşlardır.
Yüce Allâh’ın, ed-Duhâ Sûresi’nin 11. âyetinin meâli şöyledir:
“Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat da anlat.”
Kâinat için Efendimiz Muhammed Mustafâ ﷺ, Rabbimizin bahşettiği en büyük nimetlerin en başlarında gelir. O, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir (el-Enbiyâ, 107). Dolayısıyla O’nun varlığıyla sevinmek, bu nimeti zikretmek ve hatırlatmak, âyetin genel emrinin bir tecellisidir. Yûnus Sûresi 58. âyetteki “Allâh’ın lütfuyla ve rahmetiyle; ancak bununla ferahlasınlar…” beyanı da bu neşenin meşruiyetine delildir.
İmam İbn Hacer el-Askalânî, Mevlid’in meşruiyetine dair en sarih hadis delilini şöyle açıklamıştır: Peygamber Efendimiz ﷺ Medine’ye geldiğinde, Yahudilerin Âşûre günü oruç tuttuklarını görmüş ve sebebini sormuştur. Onlar, “Bugün Allâh’ın Mûsâ’yı Firavun’dan kurtardığı kutlu bir gündür, biz de şükür için oruç tutuyoruz.” deyince, Efendimiz ﷺ: “Biz Mûsâ’ya sizden daha evlâyız.” buyurmuş ve o gün oruç tutulmasını emretmiştir.
İmam İbn Hacer der ki:
“Buradan anlaşılıyor ki, Allâh’ın belirli bir günde lütfettiği bir nimete veya savuşturduğu bir belaya şükretmek meşrudur. Ve bu şükür, her yıl o günün yıldönümünde tekrarlanır. Şükür ise secdeyle, oruçla, sadakayla ve Kur’ân tilavetiyle olur.”
Ayrıca İmam Müslim’in Sahîh’inde geçen bir hadiste, Peygamber Efendimiz ﷺ’e Pazartesi günü tuttuğu oruç sorulduğunda şu cevabı vermiştir:
> “O gün, benim doğduğum ve bana vahyin indirildiği gündür.”
Bizzat Allâh Rasûlü ﷺ kendi doğum gününe oruçla, yani bir ibadet ve şükür çeşidiyle tazim göstermiştir.
Mevlid kutlamalarını bid’at-ı hasene veya müstehab gören ulema oldukça fazladır. İmam Suyûtî, Hüsnü’l-Maksıd fî Ameli’l-Mevlid isimli müstakil eserinde bu ameli müstahsen olarak değerlendirmiştir. Ehl-i Sünnet karşıtı düşünceleri sebebiyle Ehl-i Sünnet uleması tarafından İslâm dışı kabul edilen İbn Teymiyye dahi İktidâu’s-Sırâti’l-Müstakîm adlı kitabında, mevlid kutlayanların niyetlerindeki Peygamber sevgisi sebebiyle büyük bir ecre nail olacaklarını ifade etmiştir.
Ehl-i Sünnet uleması, Mevlid’in meşru kalabilmesi için şu şartları zikretmiştir:
* Haramların karışmaması; gayrimeşru eğlence, israf ve benzeri yasaklardan uzak durulması.
* Mevlid’in farz veya vacip gibi görülmemesi ve bunu yapmayan Müslümanların kınanmaması.
* Mevlid vesilesiyle farz ibadetlerin ihmal edilmemesi.
* Şerîata muhalif söz, fiil ve inançlara yer verilmemesi.
Sonuç olarak Mevlid-i Nebi; dinin özünü değiştiren müstakil bir ibadet değil, dinin aslından beslenen hayırlı bir ameldir. O’nu anmak; sadece geçmişe ait bir hatırayı yâd etmek değil, O’nun ahlâkını, sünnetini ve insanlığa sunduğu hidayeti bugüne taşımaktır. Ehl-i Sünnet ulemasının da ifade ettiği üzere, içinde haram barındırmayan, Peygamber ﷺ sevgisini canlı tutan ve hayra vesile olan Mevlid merasimleri, bid’at-ı hasene kapsamında değerlendirilmiştir.
Yüce Rabbimiz bizleri Efendimiz ﷺ’in sünnetini hakkıyla ihya eden kullarından eylesin. Bizleri O’nun sancağı altında birleştirsin. Âmin.
İlâhiyatçı-Yazar Davut ÖKTEN
Allâh sizden razı olsun sizin gibi insanlar olmasa vahabilere karşı kim konuşacak