
Anadolu, ah Anadolu, canım Anadolu… Canım Anadolu’m sadece bir coğrafya mı? Üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada, sıradan bir kara parçası mı yoksa? Yoksa asırların içinden nazlı nazlı süzülerek gelen bir medeniyet abidesi mi?
“Anadolu” denildiğinde akla ilk gelen şey kadim bir toprak parçasıdır. Çünkü Anadolu, üzerinde yaşayanların kendilerine yüklediği anlam kadar vardırlar. Bundan dolayı Anadolu, bir kadim olgusallık; müthiş bir hafıza ve bir kader ortaklığıdır. Denizleri, dağları, yaylaları, ovaları, ezanı, kabir taşları, vakıf kültür ve medeniyet unsurları, süregelen nesiller varlığıyla bir bütündür. Anadolu’yu yalnızca jeolojik bir alan olarak görmek, insanı sadece et yığını ve kemiklerden ibaret saymak kadar eksik bir değerlendirmedir.
Asrımızın önemli mütefekkirlerinden olan Merhum Sosyolog Cemil Meriç’in ifade ettiği gibi, vatan yalnızca üzerinde yaşanılan yer olmayıp, aynı zamanda insanın ruhunu şekillendiren bir medeniyetin havzasıdır da. Kadim Anadolu işte böylesine büyük bir yaşam alanıdır. Yüzyıllar boyunca nice kavimlerin geçtiği bu topraklar, atalarımızın gelişiyle yeni bir ruh ve şekil kazanmış; İslam’ın adalet, merhamet ve tevhid anlayışıyla yoğrularak eşsiz bir medeniyet coğrafyasına dönüşmüştür.
Bizler için Anadolu, sadece bir yurt değil; varoluşun tam adıdır. Müslüman için Anadolu, sadece yaşanılan bir memleket değil; emanetin kendisidir. 1071’de Malazgirt’ten başlayan yürüyüş, yalnızca bir fetih hareketi değil, aynı zamanda bir inşa ve ihya hareketidir. Anadolu, kılıçla alınmış olabilir; fakat vakıflarla, medreselerle, ilim yuvaları, bilim meclis ve ekolleriyle, camilerle ve alın teriyle, canla ve kanla yurt yapılmıştır.
Günümüz Konya semalarına bakıldığında Mevlânâ’nın sureti ve nefesi hissedilir. Bursa’da Osman Gazi’nin rüyası ve mirası dolaşır hâlâ. Sivas’ta ve ilçelerinde, medreselerinde ve yerleşkelerinde Selçuklu’nun izleri görünür. Aziz İstanbul’da bir cihan devletinin eşsiz hatırası yaşar. Anadolu, işte sayamayacağımız kadar yüksek ve eşsiz bir mirasın sürekliliğinin kendisidir.
Yalnız şunun da idrakine varmalıyız: Bu toprakların Anadolu olarak kalması hiç de kolay olmamıştır.
Malazgirt’te Sultan Alparslan’ın beyaz kefenle çıktığı meydandan başlayarak, Haçlı seferlerine karşı verilen mücadelelere; Moğol istilalarının yıkıcılığından Çanakkale’nin ateş çemberine, Millî Mücadele’nin yokluk içindeki direnişinden günümüzün en çetin düşmanlarının kuklalığına ve onların bertaraf edilmesine kadar Anadolu sürekli sınanmıştır. Bitip tükenmek bilmeyen bir ihanet ve sahiplenmenin şahidi olan kadim bir coğrafyadır.
Şu iyi bilinmelidir ki, Çanakkale’de omuz omuza şehit düşenler yalnızca bir cepheyi savunmadılar. Bir medeniyetin hafızasını, bir milletin geleceğini ve Anadolu’nun ruhunu korumaya ant içmişlerdi ve bunu da başardılar. İstiklâl Harbi’nde cepheye koşan Ahmet Amca, Safiye Teyze, aslında sadece evini değil, bin küsür yıllık birikimi muhafaza ve müdafaa ediyordu.
Ne var ki yüzyıllar boyunca bu asil toprakların yani, Anadolu’nun düşmanları sadece dışarıdan ithal edilmedi. Bazen Anadolu adına konuşanlar, Anadolu’yu en az anlayanlar olmuştur. Evet, Anadolu’yu en az anlayanlar, en çok ihanet edenlerin ablukası, zarar üstüne zarar vermeye çalıştılar ve çalışmaya da devam etmektedirler.
Kimileri bu kadim vatan olan Anadolu’yu sever görünerek, onu kendi çıkarlarının reklam panosuna çevirmeyi ihmal etmemiş ve bir zırh gibi üzerlerine bürümüşlerdir. Kimileri Anadolu insanını överken onu sadece seçim meydanlarının alkış makinesine dönüştürmüşlerdir. Kimileri halk adına halkı küçümsemişlerdir. Kimileri vatanperverlik adına milleti tanımamışlardır. Kimileri de dindarlık adına dini araçsallaştırarak, kendi hizipleri, içten pazarlıkları ve bu memleketin öz evlatlarını ekarte etmeye odaklanmışlardır. Bazı kimselerin tiplerine, ellerine, başlarına, süslü ve zehirli sözlerine baktığınızda en zehirli yılanlarından beter olup, ölümcül tarantula mahlukatı gibi ağlar örüp, masum insanları kana bulamak istemişlerdir. Kimileri ise özgürlük adına köksüzlüğü teşvik ederek uşaklığı telkin ederek, biat ettirmeyle görevli olduklarını gözler önüne sermişlerdir. Bize düşen şey; bunların her birine karşı mücadelenin içinde olarak “vatan, yani Anadolu namustur” kadim kaidesini bilerek yaşamaktır.
“Anadolu” kelimesi zaman zaman bir maske olarak kullanıldı ve kullanılmaya devam edilmekte. Dillerine “Anadolu insanını” dolayanların, zihinlerde Anadolu’nun değerleri yoktu. Kürsülerde ve mikrofonlarda “Anadolu” vardı ama projelerinde Anadolu’nun evlatları yoktu. Sloganlarda “Anadolu” vardı Anadolu’nun tek bir irfanı, himmeti, insanlığı yoktu. İşte, ironinin en büyüğü burada ortaya çıkmaktadır: “Anadolu” adına konuşanların bir kısmı, Anadolu’nun sesi olmayı bir tarafa bırakın, “Anadolu’nun sesini” hiç dinlememiştir. Dinlemek bir yana, hakikatin sesine bile tahammül edememişlerdir. Tahakkümü mütevazılığa tercih etmişlerdir. Hakikati ve merhameti, çıkarlar ve ucuz siyasete feda etmişlerdir.
Çok sevdiğim Üstad Necip Fazıl’ın yıllar önce işaret ettiği ve kürsü kürsü de anlattığı, haykırdığı mesele tam da budur. Bu toprakların asıl meselesi bina yapmak değil, insan inşa etmektir. Çünkü medeniyet önce insanın ruhunda kurulur. Ruhunu kaybeden toplumlar, şehirlerini korusalar bile vatanlarını koruyamazlar.
Peki, gelelim en can alıcı soruya: “Anadolu’nun gerçek evlatları kimdir/kimlerdir?”
Onlar belirli bir bölgenin, sınıfın veya grubun ya da kendilerince isimlendirilmiş mensuplar bütünü değildir. Onlar; dürüstlüğü, hakkaniyeti ve halkın alî menfaatlerini tercih edenlerdir.
Onlar; bayrağı bir bez parçası olarak görenler değil, bir tarih şuuruyla onu bir sevda olarak görenlerdir.
Onlar; ezanı sadece bir ses değil, bir medeniyet çağrısı, İlahi bir çağrı olarak duyanlardır.
Onlar; atalarından kalan mirası tüketmek yerine geliştirmeye, yaymaya, birlik ve bütünlüğü muhafaza ve müdafaa etmeye çalışanlardır. Yani onlar; köklerinden utanmayan ama dünyaya da kapılarını kapatmayanlardır.
Anadolu’nun gerçek evlatları, kültürel değerlerini nostaljik bir süs olarak görmeyip, hayatın merkezine koyup da yaşayıp yaşatanlardır. Ezgileri yalnızca konserlerin veya etkinliklerin bir parçası olarak değil; maneviyat, ahlak, aile, komşuluk, merhamet ve dayanışma olarak, günlük hayatın vazgeçilmez unsurları olarak görenlerdir. Çünkü kadim kültür müzelerde saklanan bir eşya olmayıp, yaşayan bir hayattır.
Yine üstatlarımızdan Abdurrahim Karakoç’un şiirlerinde gördüğümüz Anadolu insanı; samimi, mert, çalışkan ve vicdan sahibidir. Haksızlığa karşı susmayan, hakkı savunan, alın terini kutsal bilen kimselerdir. Anadolu’nun gerçek evlatları işte bu karakteri korumak zorundadır.
Günümüzde Anadolu kavramını diline dolayıp kendisine zırh yapanların en büyük problemi, Anadolu’yu bir medeniyet tasavvuru olarak değil, kullanılabilir bir araç olarak görmeleridir. Onlar için Anadolu; gerektiğinde alkışlanan, gerektiğinde unutulan/unutulması gereken bir slogandır. Oysa “Anadolu” bir slogan değildir. Bir milletin ortak vicdanıdır. Anadolu; insanları kandırma söylem aparatı olmayıp, hakikatin gür sedasıdır. Bu sebeple Anadolu’nun gerçek evlatlarına karşı yürütülen en büyük mücadele, çoğu zaman silahla değil; zihinler üzerinden, algı operasyonları ve iftiralarla yapılmaktadır. Tarih ve kültür bilincini zayıflatıp, kültürel bağlar koparılıp, aile yapısı aşındırılıp ve ortak hafızayı dağıtarak toplumu köksüz bırakmak bu güruhun temel bilinçaltı kirlilikleridir. Çünkü köksüz ağaçlar ilk fırtınada devrilir. Ama nafile…Üç beş yüzyıllık bir medeniyet mi ki körler ve sağırlar ülkesinden ithal edilen ya da onlar tarafından eğitilen aparatlarına teslim edilsin. Anadolu bir medeniyet ve dünyanın hafızasıdır.
Diğer bir soru: “Anadolu kalmak için ne yapmalıyız?”
Öncelikle bu ismi ve barındırdığı manayı iyi kavrayıp tarihimizle kavga etmeyi bırakmalıyız.
Kadim kültürümüzü folklorik seviyeye indirgemeden yaşatma mücadelesinde olmalıyız.
Resmi ya da geleneksel eğitimi yalnızca meslek veya insani bir tutum olarak kazandıran bir sistem olarak değil, kimlik ve şahsiyet inşa ve ihya eden bir süreç olarak görmeliyiz.
Aileyi, mahalleyi, komşuluğu ve toplumsal dayanışmayı yeniden güçlendirmeliyiz. Özellikle vakıf medeniyetiyle dünyaya ilmi, adaleti ve onuru, duruşu ve kavi kimliği ortaya koyan bir çalışma içinde olmalıyız.
Gençlerimizi tüketim kültürünün kuklası değil, medeniyetin has öznesi haline getirmeliyiz.
Belki de en önemlisi; Anadolu’yu sevmeyi, onu kullanmakla karıştırmamalıyız. Çünkü Anadolu sevgisi, kürsülerde yüksek sesle konuşmak değil; gerektiğinde sessizce Anadolu için hizmet etmektir. Anadolu sevgisi, slogan atmak değil; emek vermektir. Anadolu sevgisi, geçmişe övgüler dizmek değil; geleceğe sağlam eserler bırakmaktır.
Bugün Anadolu hâlâ ayaktaysa bunun nedeni, onu dillerine dolayanlar değil; onu gönüllerinde taşıyanlar ve bunu bayrak yarışı olarak görenlerdir. İsmi bilinmeyen öğretmenler, çiftçiler, işçiler, manevi şahsiyetler, askerler, anneler ve babalar… Bu büyük yürüyüşün gerçek kahramanları onlardır. Çünkü Anadolu’yu haritalar değil, insanlar yaşatır. Ve unutulmamalıdır ki; Anadolu’nun gerçek evlatları uyursa, Anadolu sadece bir coğrafya olarak kalır. Fakat onlar tarihine, inancına, kültürüne ve sorumluluklarına sahip çıkarsa, Anadolu kadim medeniyetin güneşi olarak yüzünü tam olarak gösterir. O zaman ne maskeler işe yarar ne sloganlar ne de sahte sahiplenmeler… Çünkü hakikat er ya da geç ortaya çıkar. Devletin hafızası ve gücü her daim taze ve güçlüdür. Bu güç, yeri ve zamanı geldiğinde kendini, şimdiye kadar olduğu gibi gösterir.
Unutulmamalıdır ki hakikatin adı bu topraklarda bin yıldır aynıdır: Anadolu’nun gerçek evlatları, bu toprağa ve insanına ihanet etmeyen, inşa ve ihya edenlerdir.
Kalalım sağlıcakla…
Anadolu’yu çok güzel analiz etmişsiniz üstadım.
Diline yüreğine sağlık????????