
Araştırdığımız ve ulaştığımız bilgiler kadarıyla insanlık, tarihin hiçbir döneminde bilgiye bu kadar kolay ulaşmamıştır. Lakin belki de hiçbir çağda da bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay ve bilgiyi anlamak arasındaki mesafenin bu kadar açıldığına şahitlik edilmemiştir.
Günümüz dünyasında insanlar, kitapların sessiz derinliği ile ekranların parlak çekiciliği arasında sıkışmış durumdadır. Hoş, çoğu zaman ekranın galebe gelmesi çok bariz görülmektedir. Buna rağmen bu iki dünyanın zihinsel, psikolojik, sosyolojik ve kültürel etkileri artık yalnızca bir tercih meselesi değildir. İnsanlığın düşünme, öğrenme ve iletişim kurma biçimini değiştiren ciddi bir dönüşüm sürecidir. Daha açık bir ifadeyle şöyle söyleyelim: Mesele yalnızca ekranı mı, kitabı mı tercih ettiğimiz değildir. Asıl mesele, zihnimizin yönetimini kime, neye, nasıl bıraktığımızdır.
Hayatımızı idame ettirirken su gibi, ekmek gibi, hava gibi elzem olan şeyler elbette var. Fakat insanın yalnızca bedeni değil, zihni ve ruhu da beslenmeye muhtaç. İşte, tam burada karşımıza iki farklı alışkanlık çıkar: Biri insana durmayı, okumayı, düşünmeyi ve anlamayı öğretirken; diğeri doğru kullanılmadığında insanı hızın, tüketimin ve sürekli uyarılmanın içerisine çekebilmesidir.
Bir tıp doktoru değilim. Bu alandaki nörolojik konularda uzman olduğumu da iddia edecek değilim. Buna rağmen sosyoloji ve psikoloji eğitimi almış, ayrıca yıllardır eğitimin içinde bulunan bir kimse olarak bu konuda söyleyeceklerimizin elbette olduğunu düşünüyorum. İşte, bu hususta size birkaç noktayı açıklamak isterim.
Psikolojik ve Nörobilişsel Farklılıklar
Evvela iki alışkanlığın farklılığı ile başlayayım:
Kitap okumak, kişinin yalnızca gözleriyle yaptığı mekanik bir faaliyet değildir. Okuma sırasında dikkat, dil, anlamlandırma, hayal gücü ve eleştirel değerlendirme gibi birçok zihinsel süreç birlikte devreye girer. Okuyucu, kelimeler ve kavramlar arasında bağ kurmak, anlatılanı zihninde canlandırmak ve metnin anlamını çözmek için aktif bir zihinsel çaba harcar.
Aklımda yanlış kalmamışsa, geçen sene bu zamanlarda okuduğum bir makalede nöropsikolog Maryanne Wolf’un çalışmalarına ilişkin olarak “derin okuma” kavramının üzerinde duruluyordu. Derin okuma; yalnızca kelimeleri görmek değil, onların üzerinde durmak, anlamlandırmak, sorgulamak ve zihinde yeniden inşa etmek demektir. Böyle bir okuma biçiminin empati, eleştirel düşünme ve içsel farkındalık gibi becerilerle ilişkisi üzerine önemli çalışmalar bulunmaktadır. Kulağa ve düşünüp gözümüzde canlandırmaya güzel bir manzara geldi değil mi karşınıza?
Ekran meselesine geldiğimizde ise durum biraz farklılaşıyor. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Çünkü ekranın kendisi düşmanımız değildir. Bir ekranın karşısında kitap da okuyabiliriz, bilimsel bir makale de inceleyebilir, bir ders de dinleyebiliriz. Dolayısıyla mesele ekranın varlığı değil, ekranın nasıl ve ne amaçla kullanıldığıdır. Özellikle hızlı akan, sürekli değişen ve kullanıcıyı bir içerikten diğerine taşıyan dijital içeriklerin yoğun tüketimi, dikkat sürekliliği ve sabırla düşünme alışkanlığı açısından tartışılması gereken bir mesele hâline gelmiştir. Bir görüntü bitmeden diğerinin geldiği, bir başlığın okunmadan diğerinin karşımıza çıktığı, birkaç saniyelik içeriklerin peşinden saatlerce sürüklenebildiğimiz bir dünyadan bahsediyoruz. Burada insanın karşısındaki en büyük tehlike belki de ekranın kendisi değil, sürekli uyarılmaya alışmış bir zihindir. Çünkü sürekli uyarılan zihin, zamanla sessizliği sıkıcı bulmaya başlayabilir. İşte, kitap tam da burada başka bir kapı açar. Kitap insana beklemeyi öğretir. Durmayı öğretir. Bir cümlenin üzerinde düşünmeyi öğretir. Hatta bazen tek bir cümleyi defalarca okumayı… Ve insanın kendi iç sesiyle baş başa kalmasını sağlar.
Sosyolojik ve Kültürel Boyut
Kitaplar, tarih boyunca toplumsal bilincin inşasında temel araçlardan biri olmuştur. Toplumlar kitaplarla hafızalarını korur, değerlerini aktarır, düşüncelerini gelecek nesillere taşır ve kültürel sürekliliklerini sağlar. Kitap okuma eylemi, kişiye yalnızlıkta düşünmeyi ve kendi iç sesiyle diyalog kurmayı öğretir. Bunun ne kadar güçlü ve önemli bir meziyet, müthiş bir zenginlik olduğunu geç de olsa fark eden insanlar ve toplumlar, gelecek nesillerini de bu şekilde inşa etmenin derdine ve sorumluluğuna düşmektedirler. Doğru olan da bu zaten.
Ekran kültürü ise özellikle hızlı tüketilen dijital içeriklerle birlikte bilgiyi başka bir biçime dönüştürmektedir. Artık bilgi, çoğu zaman üzerinde uzun uzun düşünülen bir şey olmaktan çıkıp hızla tüketilen bir içeriğe dönüşebiliyor.
Sosyal medyada dolaşan milyonlarca görsel, kısa video, başlık ve manipülatif içerik, kişinin dikkatini sürekli başka bir noktaya taşıyabiliyor. Artık bazen “düşünmek” yerine “tıklamak” vardır. Bir bilgiye ulaşmakla o bilgiyi anlamak arasındaki fark da tam burada ortaya çıkmaktadır.
İnsan, çok şey “gördüğünü” sanabilir ama az şey “anlayabilir.” Otomatikleşen davranışlar, zamanla insanın kendi iradesini de sorgulamasına sebep olabilir. Ne izleyeceğimize ne okuyacağımıza ne kadar süre bakacağımıza ve hatta ne hakkında düşüneceğimize başkalarının hazırladığı akışlar karar vermeye başladığında, mesele artık yalnızca teknoloji kullanımı olmaktan çıkar. Mesele irade meselesine dönüşür. Bu değişim, toplumsal yapıyı da dönüştürmektedir.
Dijital mecralar insanları bir araya getirme konusunda büyük imkânlar sunarken, yanlış ve aşırı kullanıldığında aynı zamanda gerçek ilişkilerin zayıflamasına da sebep olabilmektedir. Aynı evin içinde, aynı kanepede, iki ayrı uçta oturmaya başlayan ve hayatı birbirlerine kısa videolar göndererek sürdürmeye çalışan insanların hâli artık hepimizin gözünün önündedir. Yan yana ama ayrı. Aynı evde ama farklı dünyalarda. Birbirinin yüzüne bakmak yerine aynı ekranın içine bakmak… Hatta bazen evlilik hayatını bile bu sanal iletişim biçimi üzerinden yürütmeye çalışanların hâlleri ayyuka çıkmıştır. Böyle bir durumda insanın yalnızlığı kalabalıkların içerisinde büyümektedir.
Kitap ise insana başka bir kapı açar. Bir roman karakteriyle empati kurmak, bir düşünürün fikirleri üzerinde kafa yormak veya bir şairin dünyasında kendini bulmak; insanı hem derinleştirir hem de kendi insanlığını yeniden düşünmeye sevk eder. Çünkü kitap yalnızca bilgi vermez. Bazen insanı kendisiyle karşılaştırır.
Kişisel Gelişim ve Düşünme Kalitesi
Kitap okumanın en büyük güçlerinden biri, insanı edilgenlikten kurtarmasıdır. Okur, metni anlamak için zihinsel bir çaba harcar; kelimeler ve kavramlar arasında bağ kurar, çıkarımlar yapar, sorgular ve gerektiğinde metinle tartışır. İşte, düşünme böyle gelişir. İnsan, kendisine sunulanı olduğu gibi kabul etmek yerine onunla zihinsel bir hesaplaşmaya girer. Bu noktada “bilmek” ile “anlamak” arasındaki fark yeniden karşımıza çıkar.
Bilmek, bir şeyin varlığından haberdar olmaktır. Anlamak ise onun üzerinde düşünmektir. İnsan bugün dünyanın bütün bilgilerine birkaç saniye içerisinde ulaşabilir. Ama bu, onun dünyayı birkaç saniye içerisinde anlayabileceği anlamına gelmez.
Ekran kültürünün en önemli problemlerinden biri de burada ortaya çıkmaktadır. Görsel akış, doğru kullanıldığında son derece güçlü bir öğrenme aracı olabilir. Fakat sürekli ve düşünmeden tüketildiğinde insanı pasif bir izleyici konumuna da sürükleyebilir. İnsan çok şey görebilir. Çok şey duyabilir. Çok şey paylaşabilir. Ama bütün bunların sonunda ne kadarını gerçekten anlayabildiği asıl meseledir. Üstelik uzun süreli ve bilinçsiz ekran kullanımı; göz yorgunluğu, uyku düzeninin bozulması, hareketsizlik ve duruş problemleri gibi çeşitli fiziksel ve psikolojik sorunlarla ilişkilendirilmektedir.
Kitap okuma ise uygun şartlarda insanın dikkatini tek bir noktada toplamasına ve zihinsel olarak yavaşlamasına yardımcı olabilir. Kısacası mesele, ekranın ışığı ile kitabın karanlığı arasındaki bir savaş değildir. Mesele, insanın zihnini sürekli uyaran bir akışın içerisinde kaybedip kaybetmediğidir. Çünkü bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey yeni bir bilgi değil, bildiği şey üzerinde biraz daha düşünmektir.
Eğitim ve Toplumsal Gelecek Açısından
Eğitim sistemleri ekran odaklı dijital öğrenmeye giderek daha fazla yatırım yapmaktadır. Bunun elbette çok önemli faydaları vardır. Fakat burada sormamız gereken başka bir soru daha bulunmaktadır: Biz çocuklara yalnızca bilgiye ulaşmayı mı öğretiyoruz, yoksa düşünmeyi de öğretiyor muyuz?
Çünkü bilgiye ulaşmak artık eskisi kadar zor değildir. Asıl mesele, ulaşılan bilginin doğru olup olmadığını sorgulamak, onu anlamlandırmak, farklı bilgiler arasında ilişki kurmak ve gerektiğinde “Hayır, burada bir yanlışlık olabilir.” diyebilmektir.
Çocuklarımızın giderek daha az kitap okuduğu ve daha fazla dijital içerikle karşılaştığı bir dönemdeyiz. Bu durum eğitimciler açısından ciddi bir sorumluluk doğurmaktadır. Çünkü okuma becerisi yalnızca bilgi edinme aracı değildir.
Okuma, aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Kitap okuyan çocuk, olaylar arasında ilişki kurmayı, neden-sonuç bağlantısı oluşturmayı, farklı bakış açılarını değerlendirmeyi ve bir düşünce üzerinde sabırla durmayı öğrenebilir. Ekranla yetişen çocuk ise, eğer dijital dünyayı bilinçsiz tüketiyorsa, hızın ve anlık tatminin etkisi altında kalabilir. İşte burada mesele ekranı çocuğun hayatından çıkarmak değildir. Mesele, ekranın çocuğun hayatındaki yerini çocuğun kendisinin belirleyebilecek bir iradeye sahip olmasını sağlamaktır. Çünkü iradesi olmayan insan için teknoloji bir araç olmaktan çıkar ve efendi hâline gelir. Toplumsal olarak bunun sonucu ise yalnızca dikkat dağınıklığı değildir. Düşünmeyen, sorgulamayan ve kendisine sunulanı kolayca kabul eden kitlelerin ortaya çıkmasıdır. Böylesi bir toplum ise bilgi çağında yaşadığı hâlde şuur çağının gerisinde kalabilir.
Hülasa Demem O Ki…
Kitap okumak ile ekran karşısında vakit geçirmek arasındaki fark, yalnızca bir alışkanlık meselesi değildir. Mesele, insanın zihnini nasıl kullandığı ve bilgiyi tüketmek ile bilgiyi anlamak arasındaki farktır. Sürekli uyarılmak ile gerçekten düşünmek arasındaki farktır. Ve belki de en önemlisi; teknolojiyi kullanmakla teknoloji tarafından kullanılmak arasındaki farktır. Kitap, insanın kendisiyle ve dünyayla daha derin bir bağ kurmasına yardımcı olan güçlü bir araçtır.
Ekran da doğru kullanıldığında bilgiye ulaşmanın, öğrenmenin, iletişim kurmanın ve dünyayı tanımanın muazzam bir aracıdır. Fakat ekranın kölesi olduğumuz anda mesele değişir. Çünkü insan, kendi iradesini bir algoritmaya teslim ettiğinde yalnızca zamanını kaybetmez. Kendi düşünme özgürlüğünü de kaybetmeye başlar. O hâlde sorulması gereken soru belki de şudur: Ekranın ışığında mı aydınlanıyoruz, yoksa kitapların sessiz sayfalarında mı gerçekten görüyoruz? Cevap, aslında ekranı ya da kitabı seçmekten daha derindedir. Cevap, insanın neyi “insan” olarak değerli gördüğünde gizlidir. Çünkü insanı insan yapan, ne kadar bilgiye ulaştığı değil; ulaştığı bilgiyle ne kadar düşünebildiğidir.
Bilmem anlatabildim mi?
Kalın sağlıcakla…
Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog
Kitap okumak güzeldir hocam güzellikleri ile amel etmek daha da güzeldir