
Nice insanlar gelip geçti şu insanlık âleminden. Karakterleriyle iz bırakanlar da oldu, rüzgârın önünde savrulup gidenler de. Milliyetlerinden dünya görüşlerine, psikolojik durumlarından manevî derinliklerine kadar birbirinden farklı çok insan tipleri tarih sahnesinde yer aldı. Fakat bütün bu farklılıkların ötesinde, insanlık tarihinin aslında iki temel insan tipi ürettiğini söylemek mümkündür. Bunlar: Şekil verenler ve şekil alanlardır.
Birileri kendi karakterini sabırla inşa ederken, birileri de her esen rüzgârın yönüne göre eğilip bükülen bir hayat sürmüştür. Bu silik ve oportünist kimseler dün olduğu gibi bugün de salına salına ortalıklarda dolaşmakta ve kendisince insan olarak pazarlamaktadır. Hatta modern çağın en büyük krizlerinden biri de tam burada ortaya çıkmaktadır: Bu da insanların karakter sahibi kimseler olmaktan uzaklaşıp şartlara göre renk değiştiren canlılara dönüşmesi durumudur. Durduğu/konduğu her yerin rengini alan, bulunduğu ortamın dilini konuşan/konuşmaya endekslenmiş, menfaatinin yönüne göre tavır/omurgasızlık belirleyen bir bukalemun hâli sırıtarak ve kendisince gizlenerek ayna gibi ortada dolaşmaktadır.
Şair ve mütefekkir İsmet Özel’in bu tür kimliklere olan karşı çıkışını dile getirdiği bir şiirindeki ifadeyi hatırlayınca, bu satırları kaleme almaya karar verdim. Biz de bugün aynı kararlılıkla diyoruz ki:
“Biz makarasında tuzlu su olanlardan değiliz!”
İlk bakışta sert görünen bu ifade, aslında derin bir toplumsal yaraya işaret etmektedir. Tuzlu su, içine girdiği kabın şeklini alır; bulunduğu ortamın sınırlarına göre biçimlenir. Bugünün insanı da çoğu zaman buna benzemektedir. Kalabalığın içinde kalabalığa, çıkarın yanında çıkara, gücün yanında güce dönüşmektedir. Hakikate göre değil, şartlara göre konum alan bir insan tipolojisi giderek yaygınlaşmaktadır.
Dün doğru dediğine bugün yanlış diyen, bugün savunduğunu yarın inkâr eden insanlar endişe düzeyinde çoğalmaktadır. Çünkü bu tür insanlar için mesele hakikat değildir; mesele, hakikatin kendilerine ne kazandırdığıdır. İlkeler, çıkar karşısında geri çekildiğinde karakter de sessizce çözülmeye başlamaktadır.
Bir sosyolog olarak baktığımda, bu durumun yalnızca kişisel bir zaaf değil, aynı zamanda modern toplumun kişi üzerindeki baskılarının da bir sonucu olduğunu görmekteyim. Modern insan her geçen gün daha fazla görünür olmaya çalışırken, kendi öz benliğinden de uzaklaşmaktadır. Sosyal medya akımlarının belirlediği gündemler, popüler kültürün ürettiği kalıplar ve tüketim merkezli yaşam biçimleri insanlara ne düşüneceklerini, neyi seveceklerini ve hatta neye öfkeleneceklerini dahi telkin etmektedir. Bu telkini de kendilerince uydurdukları kurallara, menfaatine uygun fetvalara, kalbi esaret altına almayı hedefleyen ajitasyonlara ve muteber kimselerin isimlerinin altına gizleyerek biat ettirmeye çalışmaktadırlar. Biat ettirme deyince bir hususu da dile getirmeden geçemeyeceğim: Yalancılara, iftiracılara, gelenek ve toplumsal değer yargılarının katillerine, eşkıya gibi her yere çökmek isteyenlere, din adına dine aykırı konuşanlara ve kardeşi kardeşe kırdıranlara biat edilmez. Sunulan makamlar, verilen para ve pullar, absürt ekran hezeyanlarına ve şahsiyetsizliklere biat edilmez. Hele kelimeleri telaffuz edemeyen sözde akademik ünvanlı sahtekarlara zinhar edilmez.
Sosyolojide zaman zaman üzerinde durulan “sürü psikolojisi” ve “toplumsal uyum baskısı” gibi olgular, kişinin kendi düşüncelerinden uzaklaşmasına neden olabilmektedir. İnsanlar artık çoğu zaman düşünerek değil, sürüklenerek yaşamaktadır. Birçok kişi kendi vicdanının ve hakikatlerin sesini dinlemek yerine kalabalıkların alkışını takip edip, sunulan menfaatlerin cazibesine tav olmaktadırlar. Bunu da bir noktada her platformda savunmaktan geri durmamaktadırlar. Heyhat! Güneş tepedeyken başı toprağa gömmek ne menem bir hastalıktır.
Artık çoğu insan “Ben ne düşünüyorum?” sorusunu sormuyor. Eğitimin ve toplumun içinde bulunan biri olarak bunu yakından müşahede etmekteyim. Bunun yerine insanlar hayatlarını, “İnsanlar benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusuna göre şekillendirmektedir. İlk bakışta küçük görünen bu değişim, aslında büyük bir zihinsel bağımlılığın ve karakter erozyonunun başlangıcıdır.
Psikolojik açıdan bakıldığında da durum daha dikkat çekicidir. Sürekli onay alma ihtiyacı, kabul edilme arzusu ve dışlanma korkusu insanları kendi benliklerinden uzaklaştırmaktadır. Kişi zamanla kendi fikirlerini savunmak yerine kabul görecek fikirleri savunmaya başlamaktadır. Böylece insan, yalnız kalmamak adına kendisinden vazgeçmektedir. Oysa kişinin kendisinden vazgeçmesi, kaybedeceği en büyük şeylerden biridir. Bunların başında da şeref gelir. Gizli örgütler gibi haberleşme ve iletişime, emanet edilen mali unsurlara ihanete esir olmuş kimselere açıkça karşı çıkılmalıdır. Çünkü onlar yalancıdır ve haindirler.
Tarih de hayat da bize aynı gerçeği göstermektedir. Büyük kırılmalar çoğu zaman büyük tavizlerle değil, küçük ödünler vermekle başlar. Önce küçük tavizler verilir. Sonra ilkeler küçülür. Ardından karakter parçalanmaya başlar. Nihayet insan aynaya baktığında kendisini göremez hâle gelir. Çünkü insanı insan yapan şey sadece bedeni değil; onu ayakta tutan değerleridir.
Günümüz insanlarının önemli bir kısmı kendi hayatını yaşamamakta, başkalarının beklentilerini yaşamaktadır. Bir bakıyorsunuz siyasi ortam değişmiş, düşünceleri değişmiş. Bir bakıyorsunuz makam değişmiş, dostlukları değişmiş. Bir bakıyorsunuz ekonomik şartlar değişmiş, ahlak anlayışı değişmiş. İnsan mı değişti? Aslında çoğu zaman değişen insan değil, ortaya çıkan gerçek yüzdür. Çünkü karakter; rahat zamanda değil, çıkarla imtihan edildiğinde kendisini göstermektedir.
Bugün toplumlarda “uyumlu insan” adı altında çoğu zaman şahsiyetsizlik ödüllendirilmektedir. Herkese göre konuşan, herkesi memnun etmeye çalışan, hiçbir konuda net tavır göstermeyen insanlar akıllı kabul edilmektedir. Oysa tarihe yön veren insanlar böyle değildi. Onlar gerektiğinde yalnız kaldılar. Eleştirildiler. Dışlandılar. Bedel ödediler. Fakat eğilip bükülmediler. Çünkü insanın değeri kalabalıkların alkışında değil, ilkelerinin sağlamlığında saklıdır.
Bir insanın herkese benzemesi başarı değildir. Asıl başarı, herkes değişirken kişinin kendisi olarak kalabilmesidir. Çünkü şahsiyet; şartların uygun olduğu zamanlarda değil, baskının arttığı zamanlarda ortaya çıkar.
Biz matarasında tuzlu su olanlardan değiliz ve olmamalıyız. Bulunduğumuz kaba göre şekil değiştirmemeli, doğruyu çıkarımıza göre eğip bükmemeli ve kalabalığın sesini vicdanımızın önüne koymamalıyız. Çünkü insanın gerçek kişiliği, rüzgârın estiği yöne dönmesiyle değil; fırtına çıktığında yerinde durabilmesiyle ölçülür.
Bugün toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şey daha fazla kalabalık değil, daha fazla karakterdir. Daha fazla takipçi değil, daha fazla ilke sahibi insandır. Daha fazla görünürlük değil, daha fazla şahsiyettir.
Allah bizleri hakikatin yanında duran, menfaat karşısında eğilmeyen, karakterini koruyabilen kullarından eylesin.
Âmin.
Kalalım sağlıcakla…