TOPLUMA GERÇEK BİR BİZ GEREKLİ
Bencilliğin, çıkarcılığın, vicdansızlığın ve toplumsal çözülmenin karşısında yeniden insan olabilmek üzerine birkaç kelam eyleyelim dedik. Belki anlatabilir, belki etki alanı oluşturabilir ve belki de sessiz bir fail olarak kurtuluşa yelken açtıracak dalga etkisinin başlatıldığı küçük bir çakıl taşı olabiliriz. Niyetimiz halis, duygularımız gerçek, sözlerimiz hakikat üzerine olsun deriz her zaman olduğu gibi. Niyetleri bile Allâh’tır ve O her şeye muktedirdir.
Değerli dostlar, hepimiz insanız. Hata yapıyor, yanılıyor, kırıyor ve bazen maalesef döküyoruz. Bazen farkında olarak, bazen de farkına bile varmadan başkalarının hayatlarında derin yaralar açıyoruz. Ne var ki insanın en büyük yanılgısı/hatası, kendi hatalarını görmezden gelirken başkalarının yanlışlarını büyüteç altına almasıdır. Kendimize gelince bin bir mazeret bulur, başkasına gelince hükmü hiç düşünmeden verir dururuz. Kendi davranışlarımızı şartlara, yaşadıklarımıza, öfkemize ve haklılığımıza bağlarken başkasının davranışlarını da karakterinin bozukluğuna, niyetinin kötülüğüne ve ahlaki yetersizliğine bağlarız. Böylece herkes kendisini haklı, başkalarını da kusurlu görür durur. Ortada bir tek masum var: Her nedense hep biz! İşte, asıl mesele tam da burada başlıyor.
İnsanoğlunun kendi nefsiyle mücadelesi, belki de hayat boyu vermesi gereken en önemli mücadelesidir. Fakat insan bu mücadeleyi çoğu zaman başkalarına karşı verir. Nefsi terbiye etmek yerine başkalarının nefsini sorgular, kendi kusurlarıyla yüzleşmek yerine başkalarının kusurlarını teşhir eder durur hayatı boyunca. Bunu yaparken de kendisini ahlakın, adaletin ve doğruluğun temsilcisi ilan eder. Ne güzel dünya değil mi? Herkes hâkim, herkes savcı, herkes müfettiş; fakat kimse sanık sandalyesine oturmak istemiyor. Ee, savcı ve hâkim hiç suçlu olur mu eğreti mantığıyla talanın en büyük faili olup çıkar.
Ah be dostlar… Hep bir BENİM DEDİĞİM OLSUN düşüncesinin peşinde koşulup durulur. İstediğimiz gerçekleşmediğindeyse içteki öfke, tahammülsüzlük ve saldırganlık bir anda ortaya çıkıp naralar atıp durur. Hatta asar keser. Bir tek sözün dahi dinlenmemesi, bir talebin karşılanmaması, bir beklentin gerçekleşmemesi yeter de artar bile. O ana kadar aile, dostluk, kardeşlik, yılların hatırı ve emeği dediğimiz ne varsa hepsi ve daha fazlası bir çırpıda gözden çıkarılabiliyor. Hatta utanılmasa bunu davul zurna, çalgı çengi ve törenlerle yapacak durumlar bile zuhur edebilir.
Maalesef ana baba, eş, çocuk, arkadaş, dost… Hepsi bir anda öfkelerin hedefi olabiliyor. Bir dokunulmaya görsün insanın gururuna, menfaatine, makamına veya beklentisine! İçindeki bütün terminatör duygular harekete geçiyor. Bir zamanlar sevgi ve saygıyla baktığı insanlara sonrasında düşmanca bakabiliyor. Dün uğruna fedakârlık yapılan kişiler bugün bir kalemde silinebiliyor. Üstelik bütün bunları yaparken de kendisini haklı görmeye devam ediyor insan.
Bu ne yaman ve ne de büyük bir çelişki değil mi? Sevgiye sahip çıkamayan, merhameti koruyamayan, vefayı yaşatamayan insanın elinde geriye ne kalıyor? Koca bir hiç! Ama ne yazık ki bu hiçliğin üzerini çoğu zaman gurur, kibir ve sahte haklılık örtüsüyle kapatıyoruz. Ve insan, kendi egosuna yenildiğinde en çok sevdiklerine kaybettiriyor.
Hırslarımız büyüdü, insanlığımız küçüldü!
Para, mevki, makam, şöhret, güç ve dünyalık beklentiler… Hayatların merkezine öyle yerleşti ki, artık birçok değeri onların uğruna feda etmekte sakınca görülmemeye başladı. Daha fazlasını istiyoruz. Daha çok kazanmak, daha yukarı çıkmak, daha fazla söz sahibi olmak, daha çok görünmek ve daha fazla takdir edilmek istiyoruz.
Peki, bütün bunları elde ederken ne kaybettiğimizi hiç düşünüyor muyuz? Bir insanın gönlünü kırarak kazanılan makamın, bir ailenin huzurunu bozarak elde edilen paranın, bir başkasının hakkını yiyerek ulaşılan başarının ne anlamı var? Birilerinin hayatını karartarak kendi hayatımızı aydınlattığımızı sanıyorsak büyük bir yanılgının içindeyiz. İronik olan şu ki herkes huzur arıyor ama huzuru bozmakta birbirleriyle yarışıyor. Herkes saygı bekliyor ama saygı göstermeyi bir türlü beceremiyor. Herkes dürüst insan istiyor ama iş kendi çıkarına dokunduğunda dürüstlüğün sınırlarını yeniden çiziyor. Herkes adalet istiyor, yeter ki adalet kendi kapısına uğramasın! Herkes hak, hukuk ve hakkaniyetten söz ediyor, yeter ki kendi menfaatinden bir şey eksilmesin! Herkes liyakat istiyor, yeter ki o koltuğa kendisi veya yakını otursun! İşte toplumsal çürümenin en belirgin işaretlerinden biri de budur. Değerlerimizi savunurken bile çıkarlarımızı ölçü alıyorsak, ortada ciddi bir ahlaki problem var demektir. Ahlaki değerlerin yerle yeksan edildiği bir sürecin de iyiye evrilmeyeceği de kaçılamayacak bir gerçekliktir.
Dinimiz güzel, davranışlarımız neden bu kadar çelişkili?
Yüce dinimiz İslam; adaleti, merhameti, kul hakkını, dürüstlüğü, kardeşliği, hoşgörüyü ve güzel ahlakı merkeze alır. Her hafta Cuma hutbesinde hocalarımız bunu vurgular. İnsana yalnızca ibadet etmeyi değil, insan olmanın sorumluluğunu da hatırlatır. Bir yetimin başını okşamayı, komşunun hakkını gözetmeyi, anne babaya hürmet etmeyi, ölçüde ve tartıda adil olmayı, emanete sahip çıkmayı öğütler. Peki, bütün bunları bildiğimiz hâlde neden davranışlarımızda aynı hassasiyeti gösteremiyoruz? Neden dinimizin emir ve tavsiyelerini çoğu zaman kendi hayatımıza uygulamak yerine başkalarının hayatını denetlemek için kullanıyoruz? Neden başkasının kusurunu konuşurken dilimiz çözülüyor da kendi kusurumuzu sorgularken susuyoruz?
Çok hassas olan bu noktada; ibadetlerimizi yerine getirirken insanlara karşı kırıcı, haksız, kibirli ve merhametsiz olabiliyorsak burada ciddi bir muhasebeye ihtiyaç vardır. Çünkü güzel ahlak, yalnızca güzel sözler söylemekten ibaret değildir. Güzel ahlak, insanın kimse görmediğinde de doğru olanı yapabilmesidir. Bir başına kaldığında ahlaklı olmayı tercih etmeyen ya da ahlaki değerlerin tam zıttı olan şeyleri yapan kimseler neticede bunu grup ve topluluk içinde de sürdürür. Her birimiz illa ki bunu müşahede etmişizdir.
Bir insanın inancının ve ahlakının gerçek sınavı, yalnızca kendisi gibi düşünenlere nasıl davrandığında değil, kendisine karşı çıkanlara, hakkını arayanlara ve kendisinden farklı olanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar. Dinimizi anlatmak kolaydır. Onun ahlakını yaşamak ise emek, sabır ve samimiyet ister. Üstelik kimseyi yargılamadan önce kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Ben, savunduğum değerlerin ne kadarını hayatıma taşıyabiliyorum? Belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, başkalarına din ve ahlak dersi vermeden önce kendi nefsimize küçük bir ders verebilmektir.
Empatiyi kaybettik, hüküm vermeyi marifet saydık!
Çok defa vurguladığımız gibi bugün toplum/insanlık olarak en büyük kayıplarımızdan biri empati duygusudur. Karşımızdaki insanın ne yaşadığını, hangi şartlardan geçtiğini, hangi sıkıntılarla mücadele ettiğini anlamaya çalışmak yerine hemen hüküm veriyoruz. Bir insanın neden sustuğunu bilmiyoruz ama onu suçluyoruz. Neden uzaklaştığını sorgulamıyoruz ama vefasız ilan ediyoruz. Neden öfkelendiğini anlamaya çalışmıyoruz ama karakterine hükmediyoruz. Bir insanın hayatında neler yaşandığını bilmeden onun hakkında sayfalar dolusu karar verebiliyoruz. Üstelik bütün bunları çoğu zaman birkaç cümlelik bilgiyle, yarım yamalak duyumlarla ve kulaktan dolma sözlerle yapıyoruz. Ne büyük bir meziyet(!)
İnsanın bilmediği konularda bu kadar emin konuşabilmesi gerçekten düşündürücü. Biraz dinlesek, biraz anlasak, biraz da kendimizi karşımızdakinin yerine koyabilsek belki bu kadar kolay kırmayacağız birbirimizi. Empati, karşımızdaki insanın her davranışını onaylamak değildir. Onun duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışmaktır. Haklı bulmasak bile neden öyle düşündüğünü kavrayabilmektir. İnsanları anlamakla onlara teslim olmak arasında büyük bir fark vardır. Biz ise anlamak yerine mahkûm etmeyi, dinlemek yerine susturmayı, çözmek yerine suçlamayı tercih ediyoruz. Sonra da ortalıkta sahte bir mağduriyet gösterisi başlıyor. Herkes incinmiş, herkes haksızlığa uğramış, herkes mağdur! Peki, bu kadar mağdurun bulunduğu bir dünyada bütün bu mağduriyetlerin faili kim? Her hâlde başka bir gezegenden geliyor olmalı! Sonra da çık ortaya de ki; doktora gittim ve bana “incinmişsin” dedi diye salla dur. Çok yazık çok.
Toplum neden dağılıyor?
Toplumların çözülmesi bir günde gerçekleşmez. Bir sabah uyanıp da bütün değerlerin kaybolduğunu görmeyiz. Çözülme, küçük ihmallerle, görmezden gelinen yanlışlarla, normalleştirilen haksızlıklarla ve zamanla vicdanın sesinin kısılmasıyla başlar. Ailede başlar mesela. Eşlerin birbirini dinlememesi, anne babanın çocuklarına örnek olmak yerine sürekli nasihat etmesi, çocukların sevgi ve güven yerine baskı ve korkuyla yetiştirilmesi… Ardından akrabalık ilişkileri zayıflar, komşuluk unutulur, dostluk menfaate dönüşür. İnsanlar birbirlerine güvenemez hâle gelir. Bir sözün arkasında durulacağına, verilen sözün tutulacağına, bir hakkın korunacağına dair inanç zayıflar. Bütün bunlar yalnızca bireysel ilişkileri değil, toplumsal kurumları da etkiler. Ekonomide adaletsizlik, fırsat eşitsizliği, haksız kazanç, kayırmacılık ve emeğin karşılığını alamamak insanları umutsuzluğa sürükler. Hukukta güven duygusunun zedelenmesi, adaletin herkes için eşit işlemediği düşüncesi, toplumsal huzuru derinden sarsar. Eğitimde ahlaki gelişimin ve düşünme becerisinin ihmal edilmesi, yalnızca bilgi sahibi ama sorumluluk bilinci zayıf nesillerin yetişmesine zemin hazırlayabilir. Siyasette kutuplaşma, farklı düşüncelere tahammülsüzlük ve ötekileştirme yaygınlaştığında insanlar birbirlerini vatandaş, komşu ve kardeş olarak görmekten uzaklaşır. Dinde şekil ile öz arasındaki mesafe açıldığında ise samimiyet yerini gösterişe bırakabilir. Ahlakın itibarı zedelendiğinde bütün bu alanlarda ortak bir sorun ortaya çıkar: Güven kaybı. Oysa güven, bir toplumun görünmeyen temelidir. Ekonomi güvenle işler, hukuk güvenle anlam kazanır, aile güvenle ayakta kalır, dostluk güvenle büyür. Güvenin olmadığı yerde herkes kendi tedbirini kendi alır, kendi çıkarını kendi korur ve ortak hayat giderek imkânsızlaşır. Sonuç mu? Çıkmaz sokaklar, karanlık dehlizler, derinleşen toplumsal yaralar ve ucu bucağı görünmeyen sıkıntılar…
Peki, çözüm nerede? Önce kendimizde!
Dostlar! Şimdi gelelim asıl meseleye. Bütün bu sorunları konuşmak kolay. Eleştirmek, suçlamak, öfkelenmek ve başkalarından değişim beklemek de kolay. Zor olan, insanın kendi hayatında değişimi başlatmasıdır. Çünkü toplum dediğimiz şey, gökten zembille inmiş bağımsız bir yapı değildir. Toplum biziz. Evdeki davranışımız, iş yerindeki tutumumuz, trafikteki sabrımız, alışverişteki dürüstlüğümüz, komşumuza karşı hassasiyetimiz, ailemize gösterdiğimiz sevgi ve bir başkasının hakkına duyduğumuz saygı toplumun kendisini oluşturur. Dolayısıyla toplumun düzelmesini istiyorsak önce kendimize bakmalıyız. Birkaç önemli çözüm yolunu zikredecek olursak şunları ifade edebiliriz:
Nefis muhasebesini yeniden öğrenmeliyiz. Her insan zaman zaman kendisine şu soruları sorabilmeli: Ben gerçekten haklı mıyım? Yoksa yalnızca kendi istediğimin gerçekleşmesini mi istiyorum? Bir başkasını eleştirirken kendim aynı hatayı yapıyor muyum? Kırdığım bir gönül var mı? Haksızlık ettiğim bir insanın hakkını teslim ettim mi? İnanın bu sorular insanı küçültmez. Aksine olgunlaştırır. Hatasını kabul edebilen insan zayıf değil, güçlü insandır. Özür dilemek de bir yenilgi değildir. Bazen bir özür, yılların biriktirdiği kırgınlıkları onarabilecek kadar büyük bir erdemdir.
Aileyi yeniden toplumun temel değeri hâline getirmeliyiz. Aile, yalnızca aynı evin içinde yaşayan insanların birlikteliği değildir. Sevginin, saygının, güvenin, fedakârlığın ve sorumluluğun öğrenildiği ilk okuldur. Eşler birbirini rakip değil hayat arkadaşı olarak görmeli. Anne babalar çocuklarına yalnızca ne yapmaları gerektiğini anlatmakla kalmamalı, davranışlarıyla da örnek olmalı. Çocuklar da anne babalarının emeğini, sevgisini ve fedakârlığını takdir etmeyi öğrenmeli. Bir evde herkes haklı olmaya çalışıyorsa orada huzur bulmak zordur. Bazen haklı olmaktan vazgeçmek, mutlu olmaya açılan en önemli kapıdır.
Hukuk ve adalet duygusunu kendi çıkar ve beklentilerimizin üzerinde tutmalıyız. Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında hatırlanacak bir kavram değildir. Evde, okulda, iş yerinde, ticarette, kamu yönetiminde ve insan ilişkilerinde yaşatılmalıdır. Kişiye göre değişen adalet, adalet değildir. Yakınımızın yanlışına göz yumup başkasının yanlışını cezalandırmak, hakkaniyetle bağdaşmaz. Liyakat, şeffaflık, hesap verebilirlik ve kul hakkına saygı, toplumsal güvenin yeniden inşasında vazgeçilmez unsurlardır.
Ekonomik ve sosyal hayatta dürüstlüğü yeniden değer hâline getirmeliyiz. Çalışanın hakkını zamanında vermek, ticarette dürüst davranmak, kamu malını korumak, emanete sahip çıkmak ve fırsat eşitliğini gözetmek yalnızca ekonomik meseleler değildir. Bunlar aynı zamanda ahlaki sorumluluklarımızdır. İnsanların emeğinin karşılığını alabildiği, haklarının korunduğuna inandığı, geleceğe umutla bakabildiği bir düzen kurulmadan toplumsal huzurdan söz etmek güçtür.
Eğitimde insan yetiştirmeyi yeniden önceliğimiz yapmalıyız. Yani öğretim olacak ama öğretimin kalitesini artıracak eğitim öncelikli olmalıdır. Diploma sahibi olmak, insan olmanın bütün gereklerini yerine getirmek anlamına gelmez. Bilgi kadar vicdan, başarı kadar dürüstlük, zekâ kadar merhamet de önemlidir. Çocuklarımıza yalnızca kazanmayı değil, paylaşmayı; yarışmayı değil, dayanışmayı; konuşmayı değil, dinlemeyi; hak aramayı değil, başkasının hakkını korumayı da öğretmeliyiz. Başarılı ama vicdansız bir insanın topluma verebileceği zarar, başarısız bir insanın verebileceği zarardan çok daha büyük olabilir.
Farklılıklarımızla birlikte yaşayabilmeyi öğrenmeliyiz. Herkes bizim gibi düşünmek zorunda değil. Herkesin hayata bakışı, siyasi tercihi, dünya görüşü, beklentisi ve yaşam biçimi farklı olabilir. Bu farklılıklar düşmanlık sebebi değil, toplumsal hayatın doğal zenginliğidir. Birbirimizi sevmek zorunda olmayabiliriz ama birbirimizin insanlık onuruna saygı göstermektir. Eleştirebiliriz ama hakaret etmeden. Karşı çıkabiliriz ama düşmanlaştırmadan. Tartışabiliriz ama yıkmadan, dökmeden. İşte gerçek medeniyet biraz da budur.
Üç günlük dünya, bitmeyecekmiş gibi yaşanmaz!
İnsanoğlu, dünyanın üç günlük olduğunu söyler durur. Cenazelerde, hastane koridorlarında, ayrılıklarda, kayıplarda ve hayatın acı gerçekleriyle karşılaştığında bu sözün ne kadar anlamlı olduğunu hatırlar. Fakat ne hikmetse birkaç gün geçince her şeyi yeniden unutmaya başlar. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi hırs yapar. Sanki hiç ayrılmayacakmış gibi insanları kırar. Sanki dünyadaki bütün makamlar, bütün servetler ve bütün imkânlar kendisine ait olacakmış gibi davranır. Bir insanın gönlünü kırar, ardından huzur arar. Bir ailenin düzenini bozar, sonra mutluluk ister. Bir başkasının hakkına girer, ardından bereket bekler. Bir insanın hayatını zorlaştırır, sonra kendi hayatının neden kolaylaşmadığını sorgular. Halbuki hayatın en büyük gerçeklerinden biri de şudur: Hiçbirimiz bu dünyada kalıcı değiliz. Ne makamımız ne servetimiz ne unvanımız ne de bugün uğruna birbirimizi kırdığımız tartışmalarımız sonsuza kadar bizimle kalacak. Geriye bıraktığımız şey, insanlarda oluşturduğumuz izdir. Bir insanın ardından söylenecek en güzel söz, ne kadar zengin olduğu, kaç makamda bulunduğu veya ne kadar güçlü olduğu değildir. İnsanların gönlünde nasıl bir yer edindiğidir. Kim bilir, belki de gerçek zenginlik budur.
Bize gerçek bir BİZ gerekli!
Artık kişisel çıkarların, kişisel hırsların ve bitmek bilmeyen benlik mücadelelerinin ötesine geçmek zorundayız. Çünkü yalnızca kendisini düşünen insanların oluşturduğu bir toplumda hiç kimse uzun vadede güvende olamaz. Birbirimizin açığını aramak yerine yarasını sarmayı, birbirimizin başarısını kıskanmak yerine takdir etmeyi, birbirimizi aşağı çekmek yerine ayağa kaldırmayı öğrenmeliyiz. Bize gerçek bir dayanışma, gerçek bir kardeşlik, gerçek bir samimiyet ve gerçek bir adalet anlayışı gerekli. Bize, başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebilen insanlar gerekli. Bize, bir haksızlığa uğradığında yalnızca kendisi için değil, başkası için de sesini yükseltebilen insanlar gerekli. Bize, menfaatine dokunmadığı zaman değil, her şartta doğruyu savunabilen insanlar gerekli. Bize, inancını yalnızca sözlerinde değil, davranışlarında da yaşatan; sevgisini yalnızca dilinde değil, hayatında gösteren; adaleti yalnızca kendisine lazım olduğunda değil, herkese karşı savunan insanlar gerekli.
Bize gerçek bir BİZ gerekli! Elbette bütün bunları başarmak kolay değil. Yıllardır biriken alışkanlıkları değiştirmek, kökleşmiş önyargıları aşmak, çıkar ilişkilerini geride bırakmak ve insanlara yeniden güvenmek zaman alacaktır. Bazen büyük hayal kırıklıkları yaşayacağız. Bazen iyi niyetimizin karşılığını göremeyeceğiz. Bazen değişmeye çalışan insanların bile eski alışkanlıklarına geri döndüğüne şahit olacağız. Ama bütün bunlar vazgeçmek için gerekçe olamaz. Çünkü değişim, herkesin değişmesini bekleyerek değil, bir kişinin kendi değişimine karar vermesiyle başlar. Sonra bir kişi daha, bir kişi daha… Bir evde başlar, bir aileye yayılır. Bir aileden çevresine, bir çevreden topluma ulaşır. Yeter ki insan içtenlikle düzelmeyi istesin. Yeter ki kendi nefsine karşı dürüst olsun. Yeter ki yaptığı yanlışın arkasına saklanmak yerine onunla yüzleşmeye cesaret etsin. Belki de en çok ihtiyacımız olan şey budur: Samimi bir niyet, güçlü bir irade ve vazgeçmeyen bir gayret.
Unutmayalım ki hiç bir toplum yalnızca ekonomik imkânlarla ayakta kalamaz. Hukuk, ahlak, vicdan, merhamet ve güven olmadan refahın da huzurun da bir anlamı eksik kalır. Gökdelenler inşa edebilir, yollar yapabilir, teknoloji üretebilir, servet biriktirebiliriz. Fakat insan yetiştiremiyorsak, gönüller kazanamıyorsak, adaleti yaşatamıyorsak bütün bu gelişmelerin toplumsal karşılığı ne kadar güçlü olabilir? Birbirimizi tüketerek büyüyemeyiz. Birbirimizi ezerek yükselemeyiz. Birbirimizin hayatını karartarak kendi geleceğimizi aydınlatamayız. İşte bu yüzden artık kendimize dönüp bakma zamanı gelmiştir. Daha az kibir, biraz daha fazla tevazu… Daha az öfke, biraz daha fazla sabır… Daha az çıkar, biraz daha fazla fedakârlık… Daha az yargılama, biraz daha fazla anlama… Daha az BEN, daha fazla BİZ…
Dünyanın bütün meselelerini bir anda çözemeyebiliriz. Fakat kendi hayatımızda bir kötülüğe son verebilir, bir gönlü onarabilir, bir haksızlığı düzeltebilir, bir insanın yükünü hafifletebiliriz. Bunun için ne büyük makamlara ne de olağanüstü imkânlara ihtiyacımız var. İhtiyacımız olan şey, insan olmanın hakkını verebilmek.
Aziz dostlar! Hülasamız şu olsun: Dünya üç günlükse bu üç günü birbirimizi yiyerek değil, birbirimize sahip çıkarak geçirelim. Çünkü hepimizin ihtiyacı olan şey daha güçlü bir BEN değil, daha samimi, daha adil, daha vicdanlı ve daha merhametli bir BİZ’dir.
Ve şunu da asla unutmayalım: Toplumun kurtuluşu, başkalarının düzelmesini beklediğimiz gün değil, kendimizi düzeltmeye başladığımız gün başlayacaktır. Çünkü gerçek değişim, önce insanın kendi içinde başlar. Gerisi gerçekten çorap söküğü gibi gelir.
Ben bunu başaracağımıza inanıyorum. Tarihimiz bu tür hadiseleri başarmakla dolu olan bir milletin bugünkü emanetçileri olarak muhtaç olduğumuz kudretin damarlarımızdaki asil kanda mevcut olduğunu bilmeliyiz.
Kalalım BİZLE ve sağlıcakla…
Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog

















YORUMLAR