ANLAŞILMAMAK
Dünyanın En Kötü Dertlerinden
Anlaşılmamak biz insanoğlunun başına gelebilecek en ağır şeylerden birisi belki de en acı verenidir. Hele bir de bu anlaşılmamak yıllara yayılmışsa, insanın içine işlemişse, kendini anlatmak için tükettiği bütün kelimeler birer birer tükenmişse… İşte, o zaman insan yalnızca başkalarına değil, bazen kendisine bile yabancılaşmaya başlar.
Bir düşünün! Yıllardır bir şeyleri anlatmaya çalışıyorsunuz. İçinizden geçenleri, neden öyle davrandığınızı, hangi yaralarla mücadele ettiğinizi, hangi fırtınalardan sağ çıkmaya çalıştığınızı açıklamaya uğraşıyorsunuz. Ama ne mümkün! Daha siz cümlenizi tamamlamadan hakkınızda hüküm verilmiş, daha derdinizi anlatmadan suçunuz belirlenmiş, daha kalbinizi açamadan kapılar yüzünüze kapanmış. Siz kendinizi anlatmaya çalıştıkça onlar sizi kendi bildikleri kalıplara sığdırmaya çalışmışlar. Siz anlaşılmayı beklerken onlar sizi yargılamışlar. Siz bir parça merhamet ararken onlar kusurlarınızın peşine düşmüşler. Ve bir gün bakmışsınız ki kendinizi anlatmaktan yorulmuşsunuz.
Öyle böyle değil, dostum! İnsanın kendini anlatmaktan yorulması, bazen hayatın kendisinden yorulması kadar ağırdır. Çünkü insan anlatamadığı derdini içinde büyütür, içine attığı her kırgınlıkla biraz daha sessizleşir. Bir zamanlar uzun uzun konuşan, derdini paylaşan, anlaşılacağına inanan insanın yerini; susan, içine kapanan, gözlerinin ardına koca bir dünya saklayan bir adam alır. Sonra da sorarlar: “Sen neden böyle oldun?”
Ah be insanlar! Hiç düşündünüz mü, bir insanı böyle yapan nedir acaba? Hangi sözler kalbine dokundu da onu yaraladı? Hangi haksızlıklar omuzlarına yüklendi de belini büktü? Hangi yalnızlıklar gecelerini uzattı? Hangi hayal kırıklıkları, bir zamanlar gözlerinin içi gülen o insanın bakışlarını değiştirdi?
Hiç sordunuz mu bunları kendinize? Yoksa yine yalnızca görünenle yetinip görünmeyeni anlamaya hiç mi niyet etmediniz? Bir adam düşünün… Yıllarca anlaşılmayı beklemiş. Herkesin bir kusurunu bulduğu, fakat kimsenin yarasını görmeye yanaşmadığı bir adam. Birilerinin yanlışını örtebilmek için gösterdiği anlayışın onda hiçbir zaman karşılık bulmadığı; başkalarının hatalarına mazeret aranırken kendi hatalarının büyüteç altına alındığı bir adam… Ne yapsa eksik ne söylese yanlış, neye niyet etse şüpheli görülmüş. İyi niyet göstermiş, saf olmakla suçlanmış. Mesafe koymuş, kibirli denilmiş. Susmuş, söyleyecek sözü olmadığı düşünülmüş. Konuşmuş, kendini savunmakla itham edilmiş. İyilik yapmış, karşılığında başka beklentileri olduğu ima edilmiş. Bir yerde hata yapmışsa bütün doğruları unutulmuş; bir başkasının yaptığı onlarca hata ise türlü gerekçelerle mazur görülmüş. Ve o adam, bütün bunların arasında kendisini aramış. “Acaba gerçekten ben mi yanlışım?” diye sormuş kendisine. “Bunca insan beni anlamıyorsa, bende mi bir eksiklik var?” “Ben mi kendimi ifade edemiyorum, yoksa kimse beni anlamaya çalışmıyor mu?
Bu soruların cevaplarını bulabilmek için geceler boyu düşünmüş. Bazen kendisini sorgulamış, bazen geçmişini gözden geçirmiş, bazen de başkalarının kendisine biçtiği kimlikle kendi gerçeği arasında sıkışıp kalmış. Çünkü insan, sürekli kusurları hatırlatıldığında bir süre sonra kendi doğrularından bile şüphe etmeye başlayabiliyor. Hele bu durum, duygularının ve iyi niyetinin istismar edildiği ilişkilerde yaşanıyorsa insanın kendine duyduğu güven de yavaş yavaş aşınabiliyor.
Bir de yaşadığı kırgınlıkları anlatmaya kalktığında, karşısında yine kendisini suçlayanları buluyorsa… İşte o zaman yara, yalnızca yaşananlardan değil, yaşananların inkâr edilmesinden de derinleşiyor.
Biliyor musunuz, insan bazen en çok güvendiği insanların yanında yorulur. Çünkü yabancının kırıcı sözüne karşı kendisini koruyabilir de yakın bildiğinin anlayışsızlığına karşı ne yapacağını bilemez. İnsan, kendisine yapılan bir haksızlığı bir yere kadar sineye çekebilir. Fakat uğradığı haksızlığın ardından bir de suçlu ilan edilirse, işte orada içindeki bir şeyler kırılmaya başlar.
Bir de duygusal istismar vardır ki insanın hangi yarasından tutulduğunu anlaması bile zaman alır. Kimi zaman sevgisi kullanılır, kimi zaman vicdanı. Kimi zaman merhameti, kimi zaman da kaybetme korkusu… İnsan, bir ilişkiyi ayakta tutabilmek için kendinden ödün verdikçe karşısındaki bunu bir fedakârlık olarak değil, kendisine tanınmış sınırsız bir hak olarak görmeye başlayabilir. Oysa hiçbir sevgi, bir insanın kendisini sürekli inkâr etmesi pahasına yaşatılmamalıdır. Hiçbir yakınlık, bir tarafın daima açıklama yapmak, özür dilemek ve kendisini ispatlamak zorunda bırakıldığı bir mahkemeye dönüşmemelidir. Ama gelin görün ki bazı insanlar, sizin kendilerine gösterdiğiniz anlayışı sizin de hak ettiğinizi unuturlar. Siz onların yorgunluğunu hesaba katarsınız; onlar sizin yorgunluğunuzu görmezler. Siz onların suskunluğuna anlam vermeye çalışırsınız; onlar sizin sessizliğinizi suç sayarlar. Siz bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek için defalarca konuşursunuz; onlar aynı yanlış anlamanın arkasına saklanarak sizi yeniden yaralarlar. Sonra bir gün, içinizdeki bütün kelimeler birbirine karışır. Ne anlatacağınızı bilemezsiniz. Nereden başlayacağınızı, hangi yarayı önce göstereceğinizi, hangi kırgınlığınızı dile getirirseniz diğerlerinin eksik kalacağını düşünürsünüz. Ve nihayet susarsınız. Ama bilin ki o suskunluk, her zaman kabulleniş değildir. Bazen insanın söyleyecek çok şeyi vardır da anlatacak hâli kalmamıştır.
Şimdi size bir adamın gözlerinden söz etmek istiyorum. Hani bazı insanların gözlerine baktığınızda, yüzlerinde söylemedikleri cümleleri görürsünüz ya… İşte öyle bir adam! Dışarıdan bakıldığında hayatına devam ediyor. İşine gidiyor, insanlarla konuşuyor, yeri geliyor gülümsüyor, yeri geliyor başkalarının derdine çare arıyor. Belki çevresindekiler onu güçlü, dayanıklı, hatta hiçbir şeyden etkilenmeyen biri olarak görüyor. Oysa kimse bilmiyor, gecenin hangi saatinde içine çöken ağırlıkla baş başa kaldığını. Kimse bilmiyor, gündüz söyleyemediği cümleleri geceleri kaç kez zihninde tekrarladığını. Kimse bilmiyor, bazen küçücük bir sözün neden gözlerini doldurduğunu, bazen sıradan bir davranışın neden geçmişteki bütün yaralarını yeniden kanattığını. Çünkü insanın bugün yaşadığı acı, bazen yalnızca bugüne ait değildir. Bugünkü bir kırgınlık, yıllardır biriktirdiği bütün kırgınlıkların kapısını birden açabilir. Ve adam, bir gece yine kendisiyle baş başa kalır. Gözlerinden yaşlar süzülürken kendi kendine sorar: “Ben ne istedim ki sizden?” “Beni göklere çıkarmanızı mı istedim? Kusursuz olduğumu söylemenizi mi bekledim? Her yaptığımı doğru, her söylediğimi haklı kabul etmenizi mi istedim?” “Hayır! Ben yalnızca insan olduğumu hatırlamanızı istedim. Yanılabileceğimi ama kötü niyetli olmak zorunda olmadığımı görmenizi istedim. Bir yanlışım varsa söylemenizi ama bütün varlığımı o yanlışın içine hapsetmemenizi istedim.”
“Ben de yoruluyorum be insanlar! Benim de canım yanıyor. Benim de gecelerim var, kimseye anlatamadığım düşüncelerim var. Benim de bazen güçlü görünmekten yorulan, birinin karşısına geçip hiçbir şey açıklamak zorunda kalmadan içini dökmek isteyen bir tarafım var.” “Bir kez olsun beni yargılamadan dinleseydiniz ne kaybederdiniz?” “Bir kez olsun haklı çıkmaya çalışmadan anlamaya gayret etseydiniz ne eksilirdi sizden?” “Beni sürekli kusurlarımla hatırlamak yerine, bütün kusurlarıma rağmen verdiğim mücadeleyi de görseydiniz ne olurdu?” İşte o gece adamın gözyaşları yalnızca yaşadıklarına değil, yaşarken kendisini anlatamamasına da akar. Çünkü bazen insanı ağlatan, başına gelenler kadar başına gelenleri anlatabileceği bir gönül bulamamasıdır.
Ey insanlar! Birbirimize karşı ne zaman bu kadar sabırsız, bu kadar yargılayıcı, bu kadar anlayışsız olduk? Ne zaman karşımızdakinin sözünü dinlemeden hüküm vermeyi marifet saymaya başladık? Ne zaman insanların hatalarını büyütürken çabalarını küçültür olduk? Ne zaman bir insanın yıllarca gösterdiği gayreti bir kenara bırakıp tek bir yanlışına bakarak onun hakkında karar vermeyi kendimize hak gördük? Elbette kimse kusursuz değil. Bu adam da kusursuz değil. O da hata yaptı, belki bazı insanları istemeden kırdı, belki kendisini ifade ederken yanlış kelimeler seçti, belki öfkesiyle konuştuğu, içine kapanıp kendisini anlatamadığı zamanlar oldu. Ama bütün bunlar, onun da anlaşılmaya ihtiyaç duyan bir insan olduğu gerçeğini ortadan kaldırır mı?
Bir insanın hatasını söylemekle onu bütünüyle hatalı görmek arasında dağlar kadar fark var. Bir davranışını eleştirmekle bütün karakterini mahkûm etmek aynı şey değil. Bir insanın yanlışını göstermekle onu sürekli yanlışları üzerinden tanımlamak da birbirinden çok farklı. Keşke bunu daha sık hatırlayabilsek. Keşke birini eleştirmeden önce onun hangi şartlarda yaşadığını, hangi yükleri taşıdığını, hangi mücadeleleri verdiğini de düşünsek. Keşke her anlaşmazlığı bir kazanan ve kaybeden meselesine dönüştürmesek. Çünkü bazen karşımızdaki insanın bizden beklediği şey, haklılığını ilan etmemiz değil, acısını fark etmemizdir. Bazen bir insanın ihtiyacı nasihat değil, yargılanmadan dinlenmektir. Bazen de bir çift güzel söz değil, uzun zamandır görülmeyen bir emeğin fark edilmesidir. Ve bazen bütün bir hayatın içinde insanın tek ihtiyacı, bir başkasının gözlerinin içine bakıp şu cümleyi duyabilmektir: “Belki seni tam olarak anlayamıyorum ama seni anlamaya çalışmak istiyorum.”
Ne kadar zor olabilir ki bu?
Gel gelelim, yıllarca anlaşılmayan o adama… Belki hâlâ kendisini arıyor. Belki başkalarının ona biçtiği kimliklerden sıyrılıp kendi gerçeğini bulmaya çalışıyor. Belki yıllar boyunca duyduğu suçlamaların arasında kendi sesini kaybetti ve şimdi o sesi yeniden duymak istiyor. Belki de artık eskisi gibi değil. Eskiden her yanlış anlaşılmayı düzeltmek için saatlerce konuşan adam, şimdi bazı şeyleri açıklamaktan vazgeçmiştir. Eskiden herkesin gönlünü hoş tutmaya çalışan adam, şimdi kendi gönlünü de hesaba katması gerektiğini öğreniyordur. Eskiden herkesi anlamaya çalışırken kendisini ihmal eden adam, şimdi kendisine de merhamet göstermeyi öğreniyordur. Bu, insanlardan nefret etmeyi öğrenmek değildir. Herkesten uzaklaşmak, bütün kapıları kapatmak, kalbini taşa çevirmek de değildir. Bu, insanın kendisini başkalarının hükümlerinden ibaret görmemeyi öğrenmesidir. Çünkü bir insanın değeri, herkes tarafından anlaşılmasıyla ölçülemez. Herkesin sizi yanlış anlaması, sizin mutlaka yanlış olduğunuz anlamına gelmediği gibi, kendinizi her durumda haklı görmeniz de sizi hatasız yapmaz.
İnsanın yapabileceği en dürüst şey, kendisine de başkalarına da adil davranabilmesidir. Kendi yanlışını kabul ederken başkasının haksızlığına boyun eğmek zorunda olmadığını bilmesidir. Özür dilemekle kendisini sürekli suçlu ilan etmek arasındaki farkı öğrenmesidir. Sevmekle kendini tüketmek, merhamet göstermekle istismara açık hâle gelmek arasındaki sınırı görebilmesidir. Ve belki de en önemlisi, başkaları kendisini anlamasa bile kendi hakikatini dürüstçe aramaya devam etmesidir. Çünkü insan bazen hayatı boyunca kendisini anlatmaya çalışır da bir türlü anlaşılmaz. Fakat bu, kendi iç dünyasını tanıma, hatalarını görme, yaralarını sarma ve yeniden ayağa kalkma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Belki herkes onun hikâyesini dinlemeyecek. Belki herkes yaşadığı fırtınaları bilmeyecek. Belki bazı insanlar onu hep eski bir yanlışından ibaret görecek. Ama o adam, başkalarının kendisine biçtiği bütün rolleri kabul etmek zorunda değil. O da değişebilir. Öğrenebilir. İyileşebilir. Kendisine yeni bir yol çizebilir. Ve bütün bunları yaparken geçmişte kendisine yapılan haksızlıkları inkâr etmek zorunda da değildir.
Sözün özü dostlar… Anlaşılmamak, insanın yüreğinde derin yaralar açabilen, onu yalnızlaştırabilen ve kendisinden bile şüphe etmesine neden olabilen ağır bir derttir. Hele yıllarca sürmüşse, hele insanın en yakınlarından gelmişse, hele her anlatma çabası yeni bir yargılamayla sonuçlanmışsa…
İnsanın içindeki fırtınayı dindirmek kolay değildir. Fakat ne olur, birbirimizin hayatında fırtınaları çoğaltan değil, mümkünse biraz olsun dindiren insanlar olalım. Birinin gözyaşını görmeden de acısı olabileceğini unutmayalım. Gülümseyen herkesin huzurlu, susan herkesin umursamaz, kendisini savunan herkesin kibirli olmadığını bilelim. İnsanların yalnızca bize gösterdikleri yüzlerinden ibaret olmadıklarını hatırlayalım. Ve ne olur, bir insanı anlamadan tüketmeyelim. Belki bugün kusurunu aradığımız insan, yıllardır kendi kusurlarıyla zaten mücadele ediyordur. Belki soğuk bulduğumuz insan, bir daha incinmemek için kendisini korumaya çalışıyordur. Belki sert bulduğumuz sözlerin arkasında, zamanında defalarca anlatılmış ama bir türlü duyulmamış bir acı vardır.
Elbette her davranışın bir açıklaması olabilir ama her açıklama bir mazeret değildir. Kimsenin yarası başkasını yaralama hakkı vermez. Hepimiz kendi davranışlarımızdan sorumluyuz. Ama sorumluluk, merhameti dışarıda bırakmayı gerektirmez. İşte bütün mesele de burada! Hem hakikati gözetmek hem merhametli olmak… Hem yanlışları dile getirmek hem insanı yanlışlarından ibaret görmemek… Hem kendimizi korumak hem başkasının yüreğini incitmemeye gayret etmek… Çünkü bu dünya, birbirimizi yargılamak için harcadığımız zamandan çok daha fazlasına; birbirimizi anlamak için göstereceğimiz samimi çabaya muhtaç.
Ve o adam… Belki bu satırları yazarken yine gözleri doluyor. Belki yıllardır içinde taşıdığı cümleleri nihayet kâğıda döküyor. Belki de ilk defa, kimseye kendisini ispatlamak zorunda olmadan konuşabiliyor. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Bir insanın en büyük yalnızlığı, etrafında kimsenin bulunmaması değil; etrafındaki hiç kimsenin onun iç dünyasına ulaşmaya çalışmamasıdır.
Ve bazen insanın en sessiz çığlığı, duyulmayı bekleyen bir cümlede saklıdır: “Ben de insanım be insanlar! Benim de kalbim var. Benim de canım yanıyor. Ben de yoruluyorum. Ben de bazen birilerinin omzuna yaslanıp hiçbir şey anlatmadan ağlamak istiyorum.”
Beni hep güçlü olmak zorunda bıraktınız. Hep kendimi açıklamak, kendimi savunmak, kendimi ispatlamak zorunda kaldım. Peki, bir gün de beni olduğum gibi görmeyi deneseydiniz ne olurdu?
Ben sizden kusursuz olduğumu kabul etmenizi istemedim. Yalnızca kusurlarımdan ibaret olmadığımı görmenizi istedim. Beni anlamaya çalışmadan hakkımda karar vermeyin istedim. Ve inanın, bazen tek istediğim şey, bütün bu yorgunluğumun içinde birinin bana dönüp samimiyetle, içtenlikle, gerçekten inanarak şunu söylemesiydi: “Seni duyuyorum. Seni yargılamadan dinlemek istiyorum. Anlat, bu defa seni anlamaya çalışacağım.”
İşte o zaman belki yıllardır dinmeyen fırtınam biraz olsun dinerdi. Belki gözyaşlarım ilk defa acıdan değil, anlaşılmanın verdiği tarifsiz rahatlıktan akardı. Belki de yıllardır aradığım o adamı, başkalarının gözlerinde değil, nihayet kendi içimde bulurdum. Çünkü insan bazen başkaları tarafından anlaşılmayı beklerken kendisini kaybeder. Oysa kendini bulmak, başkalarının seni nasıl gördüğünden ibaret olmadığını anlamakla başlar.
Ve kim bilir… Belki de insanın kendisine verebileceği en büyük armağan, bütün bu anlaşılmama hikâyesinin sonunda, kendisini anlamaktan vazgeçmemesidir.
Kalalım sağlıcakla ve kendimizden vazgeçmeme kararlılığımızla…

















YORUMLAR