
Okul çıkışıydı. Sekiz saat ders ve yazılı haftası başlamasıyla yorgunluk bir hayli üst düzeye çıkmıştı. Üstüne üstelik okuluma bisikletle gidip gelmeye başlamış birisi ve yaş da kemale ermiş bir dede olan ben, yoğunluğuna yorgunluk ekliyordum.
Yolumun üzerinde yaşlı bir teyzeyi gördüm. Kapı önünde oturmuş ve uzaklara bakıp dalmış bir haldeydi. Yaşı takriben sekseni devirmişti. Bir anda bisikletimin frenlerine bastım ve gıcırtılı bir duruşla teyzenin önünde konumlandım. Ama teyze öyle dalmıştı ki fark etmemişti beni. Selam verdim ve ikinci defada beni duydu. Selamımı aldı ve bana eliyle yanını işaret ederek oturmamı istedi. Başladık konuşmaya:
Hâl hatır olayı sonrası kendimi tanıttım. Zaten oldu bitti yaşça benden büyüklerle oturup sohbet etmeyi sevmişimdir. Ne iş yaptığımı falan sordu, söyledim. Gözüm tahtalarının araları açılmış, çürümeye yüz tutmuş kapı ardına takıldı. Aslında adetim değildir ev ve pencerelerden içeri bakmak. İnanın o kadar virane bir haldeydi ki anlatamam. Subhanallah aklıma teyzenin kimsesi olup olmadığı geldi. Sordum. Ama aldığım cevap beni çok sarstı. Zaten toplum ve gidişatından çok da hoşnut olmayan biriyim, bu cevap beni iki omuzumdan tutup sanki silkeledi:
– “Haydi buyurun cenaze namazına evladım.”
Anlamadım önce. Daha doğrusu anlam veremedim. Zorlandım. Hatta inanın toparlamakta çok zorlandım ve teyzeye:
– “Nasıl yani teyze?” dedim.
Teyzeme bir dokundum ve hem kendi ağladı hem de beni ağlattı durdu:
-“Çocuğum, benim üç oğlum iki tane de kızım var. Tek kaldım bu biçare halimle. Kolum kanadım yok.”
Allah var, ben çocukları öldü diye düşündüm.
-“Teyzem umarım sağlar.” deyince de;
-“Hadi buyurun cenaze namazına evladım” sözünü bir daha tekrarlayınca ben iyice tuhaf oldum.
-“Teyzem bana anlatsana ne oldu” dedim ve teyzemin dilinden şunlar volkan lavları gibi püskürmeye başladı. Hatta bu lavları ifraz edenler o kadar çok fazla ki tahmin bile edemeyiz;
-“Çocuğum dört yıldır tek yaşıyorum. Kocam kanserden vefat etti. Ne doktor oğlum ne de öğretmen kızım destek olmadı, hiçbiri evlat gibi davranmadı. Kırk kat yabancı gibi durdular. Ama yanlış anlama para olarak demedim. Yaşlıyız ve insan bekliyor. Hadi babalarına ve hastalığına bin bir bahaneyle uzak kaldılar. Yahu kaç bayramdır tuşlu telefonumu bile çaldırmıyorlar. 13 tane torunum var ama ana babaları ne ki onlar ne olsun misali onlar hele hiç yanaşmıyor, yaklaşmıyor. İnsan bir telefon açar bayram kutlar, ölüp kaldığını merak eder. Kızlarıma ve oğullarıma bir şey diyemiyorum ki gelinlerime ve damatlarıma bir şey diyeyim.
Komşular bazen çağırıyor oturmaya, çay içmeye. Televizyon açık; gelin kaynana, yalan ve edepsiz diziler dolu. Kafam almıyor artık.
Komşu torununa ekmek almasını rica etmiştim bana ve o da bana ne senin oğlun yok mu dedikten sonra ben alıyorum. Yüz metrelik yolu yarım saatte gidip geliyorum.
Satıcılar geçiyor her biri ayrı bir kötülük, çocuklarda saygısızlık, televizyonlarda ahlaksızlık, komşuluklarda kadir bilmezlik, çoğu kimsede insafsızlık ve merhametsizlik almış başını gidiyor. Bu kadar eksiklik ve insanlığın kaybolduğu bir zamanda tabii “hadi buyurun cenaze namazına evladım” diyeceğim.”
Teyze bunları söylerken aklıma birkaç ayet anlamı geldi:
Anlamı: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle. Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster” diyerek dua et.” (İsra’/23-24)
Anlamı: “Eğer anne baban, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa bu durumda onlara uyma ama yine de onlara dünyada iyi davran; yüzünü ve özünü bana çevirenlerin yolunu izle. Sonunda dönüşünüz yalnız banadır. O zaman yapıp ettiklerinizin sonucunu size bildireceğim.” (Lokman/15)
Bir hadisi şerifte de şöyle geçmektedir: Ebû Abdurrahmân Abdullah b. Mes’ûd (radıyallahu anh) anlatıyor:
Peygamber’e “Allah’ın en sevdiği amel nedir” diye sordum. Peygamber “Vaktinde kılınan namazdır” buyurdu. “Sonra hangisidir” dedim. “Anne babaya iyilik etmektir” buyurdu. “Sonra hangisidir” dedim. “Allah yolunda cihad etmektir” buyurdu.
Öyle ya, dikkat edersek Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), anne babaya iyiliği namazdan hemen sonra zikretmiştir. Bu da göstermektedir ki anne babaya karşı vazifelerimiz sıradan bir ahlak meselesi değil, aynı zamanda kulluğumuzun da önemli bir parçasıdır. Ne yazık ki günümüzde teknolojinin gelişmesiyle uzaklar yakın olmuş ama gönüller birbirinden uzaklaşmıştır. Bir tuşa basarak dünyanın öbür ucundaki insanlarla görüşebilenler, aynı şehirde hatta aynı mahallede yaşayan anne ve babalarına vakit ayıramaz hale gelmiştir.
Aslında mesele yalnızca birkaç vefasız evladın hikâyesi değildir. Son yıllarda çekirdek aile yapısının yaygınlaşması, şehirleşmenin hızlanması ve insanların iş hayatı etrafında şekillenen yeni yaşam düzenleri, kuşaklar arasındaki bağı da zayıflatmıştır. Bir zamanlar aynı avluda, aynı sokakta yaşayan aile bireyleri bugün farklı şehirlerde ve farklı hayatların içerisinde savrulmaktadır. Dijitalleşme sayesinde iletişim araçları çoğalmış olsa da gerçek anlamda hâl hatır sorma, ziyaret etme ve birlikte vakit geçirme alışkanlığı giderek azalmaktadır. Bunun sonucunda yaşlılarımız maddi yoksunluktan çok manevi yalnızlık yaşamaktadır. Teyzemin anlattıkları da aslında bireysel bir dramdan öte, modern toplumun karşı karşıya kaldığı kuşaklar arası kopuşun acı bir yansımasıdır.
Teyzemin anlattıkları sadece onun hikâyesi değildi. Aslında o gün kapısının önünde dinlediğim sözler, nice anne ve babanın sessiz çığlığıydı. Kimisi evladına yük olmamak için susuyor, kimisi kırılmamak adına konuşmuyor, kimisi de gözleri yolda, kulağı telefonda bir ses bekliyor. Fakat beklenen o ses bazen günlerce, aylarca hatta yıllarca gelmiyor.
İnsan düşünmeden edemiyor. Bizler çocukken gecenin bir vakti ateşimiz çıktığında sabaha kadar başımızda bekleyenler kimlerdi? Bir ihtiyacımız olduğunda kendi ihtiyaçlarını erteleyenler kimlerdi? Aç kalıp bizi doyuran, yorulup bizi dinlendiren, üzülüp bizi sevindiren kimlerdi? Elbette anne ve babalarımızdı. Öyleyse onların yaşlılık günlerinde yalnız bırakılması ne vicdana ne insanlığa ne de dinimizin öğretilerine sığar.
O gün teyzemle vedalaşırken içimde derin bir hüzün kaldı. Edeple duasını istedim ve bisikletime doğru yöneldim. Arkama dönüp son kez baktığımda yine aynı yerde oturuyordu. Fakat artık ben onun neden uzaklara daldığını biliyordum. O, yoldan geçenleri değil; gelmeyen evlatlarını bekliyordu.
Anne ve baba, insanın dünyadaki en büyük nimetlerinden biridir. Onların kıymeti çoğu zaman ancak kaybedildiklerinde anlaşılır. Bugün yanımızda olan anne ve babalarımız için yarına bırakmadan bir telefon açmak, hâllerini sormak, yanlarına uğramak ve gönüllerini almak hem insani hem de dini bir sorumluluktur. Unutmayalım ki bir gün bizler de yaşlanacağız ve bugün anne babamıza gösterdiğimiz ilgi, merhamet ve vefa yarın karşımıza farklı şekillerde çıkacaktır. Allah bizleri anne babasının kıymetini bilen, onları yalnız bırakmayan ve dualarını alan kullarından eylesin. Aksi halde nice anne ve babanın dilinden yükselen o acı feryat, toplumumuzun manevi cenaze namazının habercisi olmaya devam edecektir:
-“Haydi buyurun cenaze namazına evladım… Çünkü bazen toprağa verilen bedenler değil, unutulan anne ve babalardır.”
Kalalım sağlıcakla…