Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
otelkilidi.jpg
labella lens
Admin

ZAMAN BÜKÜCÜLER ÇAĞI

ZAMAN BÜKÜCÜLER ÇAĞI

Zamanı bükebilen bir çağda yaşıyoruz. En azından öyle hissediyoruz. Saatler artık yuvarlanmıyor; kırılıyor, katlanıyor. Aynı gün içinde üç farklı ruh hâlini, beş farklı hayatı, sayısız “acil”i yaşıyoruz.

Zamanın içinde zamanlar var: İşe giderken cevaplanan mesajlar, mesaj yazarken dinlenen toplantılar, toplantı sırasında düşünülen akşamlar… Her an, başka bir ana yetişmeye çalışıyor.

Bir zamanlar zaman çizgisel bir şeydi. Sabah olurdu, akşam olurdu. Beklemek diye bir fiil vardı. Şimdi beklemek bile hızlandı; beklerken başka şeyler yapıyoruz, başka zamanlara sızıyoruz. An dediğimiz şey, bir durak olmaktan çıktı, bir kavşak artık. Geçmiş, bildirim olarak düşüyor; gelecek, takvim hatırlatmasıyla bugünün ortasına dalıyor.

Bu baş döndürücü hızda yaşayanların ortak bir şikâyeti var: “Hiçbir şeye yetişemiyorum.” Oysa mesele yetişememek değil. Mesele, aynı anda çok fazla zamana çağrılıyor olmamız.

Bedenimiz bir sandalyede otururken zihnimiz üç gün sonrasının kaygısında, bir yıl öncesinin pişmanlığında dolaşıyor.

Zamanı yaşamıyoruz; zamanın içinde savruluyoruz.

En çok da “yetişmeye çalışanlar” yoruluyor. Daha iyi bir hayat, daha düzgün bir kariyer, daha mutlu bir ilişki, daha sağlıklı bir beden… Hepsi için ayrı ayrı zaman isteniyor bizden. Zaman, sanki borçlu olduğumuz bir şeymiş gibi. Yetmediğinde suçluluk hissediyoruz. “Zamanı iyi yönetemedim” diyoruz. Oysa kim, hangi çağda, bu kadar parçalanmış bir zamanı yönetebilmiş?

Zamanı bükmek diye bir şey varsa, bunu en iyi yapanlar bizleriz. Bir dakikaya koskoca bir ömrü sığdırıyoruz bazen, bir mesajla umutlanıyor, bir haberle çöküyoruz. Hız, sadece hareket belirtmiyor; duygu da hızlandı. Üzülmeye vaktimiz yok, sevinmeye de. Her şey “bir sonraki” için yaşanıyor. Bir sonraki mail, bir sonraki hedef, bir sonraki hafta sonu.

Ama hızın görünmeyen bir bedeli var: Derinlik kaybı.

Zaman ne kadar hızlanırsa, yaşadıklarımız o kadar yüzeyde kalıyor. Anılar bile aceleyle biriktiriliyor. Fotoğraf çekiliyor ama bakılmıyor. Gün yaşanıyor ama hissedilmiyor.

Yorgunluk da buradan geliyor. Fiziksel değil sadece; zamansal bir yorgunluk bu. Aynı günün içinde defalarca yaşlanmış gibi hissetmek.

Belki de zamanla ilişkimizi yeniden düşünmenin vakti. Zamanı bükmeye çalışmak yerine, bazen onunla birlikte oturmayı denemek. Hiçbir şeye yetişmeye çalışmadan bir çayı içmek. Bir konuşmayı bölmeden dinlemek. Bir anı “verimli” kılmadan yaşamak. Bunlar küçük direnişler belki ama insana nefes aldırıyor.

Çünkü insan, hız için tasarlanmadı. Anlam için tasarlandı. Anlam da aceleyle olmuyor. Zamanın içinde kaybolmak değil mesele; zamanın içinde kalabilmek. Belki de asıl lüks, hız değil. Yavaşlayabilme cesareti.

Zamanı bükemeyiz belki ama ona dokunabiliriz. En azından, bir anlığına.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

  Kurumsal SEO Ajansı   Labella Lens   fiskos sehpa   youtube izlenme satın al   takipçi satın al   istanbul evden eve nakliyat   KaradagdaSirket.com   Akay Yangın   Rize Avukat   www.dmsauto.com.tr   takipçi satın al   Guide of Dubai   

Buy Followers   Bayz Tasarım   yabancı dizi izle   takipçi satın al   Snus Satın Al   Ankara Avukat   Balıkesir Web Tasarım   ÇTSO Seçim   Eksper Raporu Sorgulama   İstanbul Hurda Fiyatları   Premium Transfer   Maltepe Sağlık Kabini     İnanç Turizm Umre   Çelenk Gönder