<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YAZARLAR &#8211; BÖLGE GAZETESİ</title>
	<atom:link href="https://www.bolgegazetesi.com/haber/yazarlar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.bolgegazetesi.com</link>
	<description>Gerçek Tarafsız Habercilik</description>
	<lastBuildDate>Sat, 18 Apr 2026 10:50:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.6.29</generator>
	<item>
		<title>GÖZYAŞLARI HANGİ ATEŞİ SÖNDÜREMEZ Kİ?</title>
		<link>https://www.bolgegazetesi.com/gozyaslari-hangi-atesi-sonduremez-ki-70793</link>
		<comments>https://www.bolgegazetesi.com/gozyaslari-hangi-atesi-sonduremez-ki-70793#respond</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 17:06:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökmen Can]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[gökmen can]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.bolgegazetesi.com/?p=70793</guid>
		<description><![CDATA[GÖZYAŞLARI HANGİ ATEŞİ SÖNDÜREMEZ Kİ? Milletçe şaşkınlık ve acı içindeyiz. Önce duyduğumuz, sonra okuduğumuz ve sonrasında da izlediğimiz şeyler karşısında dillerimiz tutuldu ve kalplerimiz dillenmeye başladı. Dört bir yanından yükselen ahu figanlar maalesef bir anne şefkatinde bırakılmayarak “ağzı olanın” sahneye çıkmasına fırsat oldu. Çocuğunu bin bir çile içinde dokuz ay karnında taşıyan annelerin saflığı ve [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h1>GÖZYAŞLARI HANGİ ATEŞİ SÖNDÜREMEZ Kİ?</h1>
<p>Milletçe şaşkınlık ve acı içindeyiz. Önce duyduğumuz, sonra okuduğumuz ve sonrasında da izlediğimiz şeyler karşısında dillerimiz tutuldu ve kalplerimiz dillenmeye başladı. Dört bir yanından yükselen ahu figanlar maalesef bir anne şefkatinde bırakılmayarak “ağzı olanın” sahneye çıkmasına fırsat oldu. Çocuğunu bin bir çile içinde dokuz ay karnında taşıyan annelerin saflığı ve merhameti gölgelenerek tansiyonlar yükseltilmeye başlandı. Kan emici vampirlerin yüzlerindeki şer ifadeleri her yana ulaştırmakta acele edilmeye başlanıldı. Çünkü maksat “memleket ve insanımız” değildi.</p>
<p>Önüne gelen kalem aldı, klavye tuşlarına bastı, ekranlardaki kaydırakların birini ekleyerek “ben de varım” hassasiyetinin (!) peşine düştü. Herkes psikolog, sosyolog, pedegog ve siyasetçi, sendikacı ve akil insan (!) oldu çıktı. Kimse kimseye de “dur” demiyor ve diyemiyor. Hamasiliğin tavan yaptığı, algı yönetiminin zehir akıtma fırsatını yakaladığı, eğitim ve maneviyatla derdi olanların fırsat kapılarını aralamakta birbirleriyle yarışa girdiği günleri yaşıyoruz. Dert olarak karşımızda duran hadiseleri “egomanyaklık” ve “lafazanlık” düzeyindeki istismarlar çare değil, parçalanmayı ve un ufak olmayı doğuracaktır.</p>
<p>Bir saat olmadı; bir hadiseye şahit oldum ve bir annenin feryadına canlı canlı şahit oldum. Annenin sözleri zihnimde yankılanıyor. Bu yankılanmanın uzun bir süre geçeceğini de sanmıyorum. Her bir ifadesi altına “imza atmalık”, gerçek vatansever ve iyi niyetlilerin figanıydı. Şu an bu satırları yazarken bile gözyaşlarım düşüyor usuldan usula. Utanmıyorum, çünkü gözyaşı dökmenin ve hakikati haykırmanın, “insanlığın” en zirve yerlerinden birisi olduğunu biliyorum. Acizim ama vicdansız değilim, güçsüzüm ama duasız değilim, yetkin değilim ama dert ile dertlenmeyecek kadar habis değilim… Değilim dostlar değilim! Ben, o annenin feryadının her bir yana ulaşmasını istiyorum. O annenin figanındaki ifadelerin adreslerine ulaşmasını istiyorum. Ulaşır mı bilmiyorum ama “gözyaşının söndüremeyeceği bir ateşin” olmadığına inanıyorum.</p>
<p>O annenin, benim dayanamayıp da onunla ağladığım sözleri:</p>
<p>“Çocuklarımıza GDO lu zıkkımları yedirdiniz.</p>
<p>Hormonlarıyla oynayıp erkek evlatlarımızı kız çocuklarının duygularına hapsettiniz.</p>
<p>Şarkı, müzik ve oyun dediniz alttan alta zehirlerinizi gizli gizli kustunuz yavrularımızın zihinlerine ve tertemiz yüreklerine.</p>
<p>Eğlence programları dediniz edepsizliği aşıladınız.</p>
<p>Dizi dediniz öğrenciyi anne babaya, anne babayı öğretmene, öğretmeni de memleketine düşman ettiniz.</p>
<p>Benim istediğim olsun dediniz ve maneviyatı ortadan kaldırmak istediniz.</p>
<p>Her biriniz “benim çocuğum okuyacak” dediniz ve çocuklarınıza toz kondurmadınız. En küçük bir sorunda gidip okul bastınız, şikayetçi oldunuz ve sürekli sadece kendinizi “haklı” bildiniz. Ama hiç kendi ana babalığınızı sorgulamadınız. Para vererek, ekranlar alarak, marka takıntısı içinde “insanlık değerlerini” bile ayaklar altına aldırttınız.</p>
<p>“Anadan babadan nefret et” dedirten açık mesajları çizgi filmlere, dizilere, filmlere ve müziklere yerleştirdiniz. Yahu, annesinin bir tel saçını yerde bulan 5 yaşındaki bir çocuğun “yerde bir mücevher buldum” ruh halini “aile düşmanı” psikolojisine evirdiniz.</p>
<p>Çok küçük bir sorunu kendi lehinize çevirmek için Nemrut’un ateşini yakmaktan bile kaçınmadınız. Namaz kılana “yobaz”, oruç tutana “dayanamazsın”, ana babanın elini öpüp, dualarla evden ayrılanlara “süt çocuğu, bebek” dedirterek nefisleri kabarttınız.</p>
<p>Sapkınlıklarınızın hizmetkarları haline getirdiğiniz çocuklarımızın üzerinden memleketleri ve ümmeti tarumar etmeye kalkıyorsunuz.</p>
<p>Gözyaşlarımız sizlerin sonu olsun. Gözyaşlarımızla birlikte kalplerimizdeki acılar sizleri kahretsin.</p>
<p>Bencillikler öğrettiniz. Ekranlarda makyaj yapan ve çok normalmiş gibi kadınlaşan erkekleri övdünüz. Kadından erkek olanları programdan programa gezdirdiniz.</p>
<p>Şarkıcı dediniz çıplaklığı özendirdiniz. Artist dediniz kültürümüze düşman ettirdiniz. Sosyal medya dediniz para verip de önünü açtığınız “güruhları” ışıklı ve parıltılı gösterdiniz.</p>
<p>Çalışmadan para kazanmayı, insanları aldatıp kandırarak soygunlar yaptırmayı “modern yaşamlar” diye pompaladınız.</p>
<p>Eğitimi, okulu, insanlığı, maneviyatı, memleketi, devleti, idealleri ve ne kadar bizi biz yapan kıymetler varsa her birini hayatlardan çıkarmak için çirkinlikler tertiplediniz. Çocuklarımızı tanıyamaz olduk. Ana baba olarak ne kadar da uğraşsak etki edemez hale geldik.</p>
<p>Artık buna biri “dur” demeli. Yasal olan şeyler sonuna kadar işletilmeli. Kendisi dışındaki hayatlara dokunmanın “özgürlük olmadığını” artık herkes anlamalı. Kul hakkının olduğunu dillere değil kalplere düşürmeli.</p>
<p>Sessizlikle değil topyekûn bir toplumsal kalkınmanın inşası için programlar yapılmalı.</p>
<p>Artık kolay para kazanmanın, halkı istismar etmenin, gözlerin içine baka baka yalan söylenmenin, bataklıkları yeşil vadiler olarak göstermenin önüne geçip, “artık yeter, buraya kadar” söz hakikatin ve hakkaniyetin denilmeli.</p>
<p>Yürekleri yakan her hadiseyi “siyasi rant” aracına çevirmekten vazgeçilmeli. Bir insan kolay yetişmiyor. Bir insan kolay insan olmuyor. Artık destek olunmuyorsa bile köstek olunmamalı. Yahu, bu devletle ne alıp veremediğiniz var sizin?</p>
<p>Yöneticilerimize söylüyorum: Sizler halka hizmet etmek için varsınız. Sizlere ayak bağı olanlardan kurtulun. Onlardan kurtulunca çocuklarımız da kurtulmaya başlayacak. Hak edenin ve layık olanın görev aldığı, projeler ve programlar ürettiği bir memleketimiz olsun. Dört bir yanı mamur bu topraklarda oynanan oyunlara “dur” denilmeli.</p>
<p>Ben aç kalmaya razıyım, on yıl yirmi yıl aynı giysiyi giyinmeye razıyım; ama çocuklarımın heba olmasına razı değilim. Herkes birbirini suçluyor. Anneye, babaya, herkes herkese suç bindirmesi yapıyor. Hiç kimse “yoğurdum ekşidir” demiyor. Lütfen, Allah rızası için bir şeyler yapalım. Katledilenler de failler de bizlerin evlatları. Suçlamak çok kolay. İmar eden olalım. Yoksa daha çok “namazı kılınmayıp, tabutu taşınmayan çocukların” ardından yazılacak, çizilecek ve haykırılacak.”</p>
<p>Bundan sonra nasıl ilerlenir bilmiyorum. Ama bildiğim şu ki en başta ekranlara, programlara, sosyal medya mecralarına, eğitimin niteliğine, maneviyatın değerli olduğunu öğretmeye, insani değerleri benimsetecek yayınlara, yedik içtiklerimize, okuduklarımızdan kaydırdığımız ekranlara varıncaya kadar “milletçe seferberlik” ilanı mantığında yorulmadan, zorsunmadan yaşamların oluşmasına eğilmeliyiz. “Benim” olandan ne varsa bugüne kalan ve dünya tarihinde bana şerefli bir yer edindiren, onların bu millete teslim edilmesi gerekir. Kendine yabancılaşan, milletinden uzaklaşan, maneviyatından utanıp da sömürenlerin ritüellerine medeniyet ve modernite diyen çocukluk, ergenlik ve gençlik değil de “güneşi ceketi astarı içinde saklamayan”, doğruluktan ayrılmayan cihan şümul bir neslin olması için taşın altına elimizi katmalıyız. Yetmezse de bedenimizi katmaktan imtina edip düşünme içine bile girmemeliyiz.</p>
<p>Kalalım sağlıcakla…</p>
<p><em><strong>Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.bolgegazetesi.com/gozyaslari-hangi-atesi-sonduremez-ki-70793/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKLISELİME DAVET</title>
		<link>https://www.bolgegazetesi.com/akliselime-davet-70771</link>
		<comments>https://www.bolgegazetesi.com/akliselime-davet-70771#respond</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2026 11:53:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökmen Can]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[gökmen can]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.bolgegazetesi.com/?p=70771</guid>
		<description><![CDATA[AKLISELİME DAVET Hadiseler, insan hayatında olduğu gibi toplumların ve devletlerin hayatlarındaki önemli duraklardır. Mevcut varlıkların devamı hadiselerle süreğen hale gelir. Beşerde olduğu gibi hayvanatta ve nebatatta durum aynıdır. Tüm mevcudatta bu gerçek değişmez. Çünkü topyekûn varlık alemi, hadiseler üzerine akar durur. Varlığın başlangıcı gibi imtihanın ve dünya hayatının sonu da hadiselerledir. Bir yazımıza “Birlik Olma [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<div class="nwstle">
<h1>AKLISELİME DAVET</h1>
<p>Hadiseler, insan hayatında olduğu gibi toplumların ve devletlerin hayatlarındaki önemli duraklardır. Mevcut varlıkların devamı hadiselerle süreğen hale gelir. Beşerde olduğu gibi hayvanatta ve nebatatta durum aynıdır. Tüm mevcudatta bu gerçek değişmez. Çünkü topyekûn varlık alemi, hadiseler üzerine akar durur. Varlığın başlangıcı gibi imtihanın ve dünya hayatının sonu da hadiselerledir.</p>
<p>Bir yazımıza “Birlik Olma Zamanı” başlığını atmıştık. Bu kadim devletin, milletin ve medeniyetin, oldu bitti “Birlik Olma Zamanı” alarmı halinde bugünlere geldiğinden söz etmiştik. Evet, gün geçtikçe de bu gerçeğin değişmeden devam ettiğini görmekteyiz. Çünkü “fıtrat” bakımından alemde müşahhas bir varlık olan insanın var olduğu sürece, hadiselere binaen bu durumu devam edecektir. Asıl mesele şu ki: Karşılaşacağımız her hadisede aklıselimi koruyup onu tercih etme ve fevri ve hikmetsiz hareket etmekten sakınmaktır.  Sorunun tümüyle hadiselerde olmasında değil, hadiselere verdiğimiz tepkilerde yattığı gerçeğini bilmeliyiz.</p>
<p>Bugünlerde kendisini hatırlamak istemediğimiz hadiseler yaşanmaktadır. Zikretmek bizi daha da çok üzer. İnsan hayatına kast eden çeşitli psikolojik ve yer yer ideolojik saplantı izlerinin kendini gösterdiği hadiselerde, her bir kişi, kurum ve kuruluş üzerlerine düşen, yara saran, taşın altına el koyup sorumluluk üstlenmeyi sergiler davranışlarda bulunmalı. Fevrilikten, yangından mal kaçıran ve sanki kendisi noksansız tam, mükemmel bir varlıkmış gibi gezinip ahkam kesmekten uzak durulmalıdır. Bunları yapmadıkça da hikmet ve aklıselim gerçekleşemez.</p>
<p>Okullarımızda yaşanan saldırı ve sonu ölümlerle, yaralamalarla ve belki de onanmayacak travmalarla dolacak münferit hadiseler gerçekleşmektedir. Ömrünü eğitime ve insanlığa adamış meslektaşlarımızın vefat etmesi ve yaralanması canımızı çok yakmaktadır. Canımız olan evlatlarımızın vefat edip yaralanması ve belki de ömür boyu benliklerinden atamayacakları travmalarla yaşamaları çok acı ve tarifi imkansızdır. Bu tarifsiz acıya/acılara rağmen yurt sathında ideoloji ayrışımına girip çekiştirmeden, kontrolsüz ve bencil açıklamalar yapmadan, altında başka tınıların mesajlarıyla dolu ezgi bütünlüğüne bürünmeden, üzüm yeme niyetinde olup da bağcıyı darp etmeden sınırlar içerisinde insaniliğimizi ortaya koymalıyız.</p>
<p>Mesele varlık, beka, insanımız, memleket olunca siyaset üstü, ideolojileri ayaklar altına alan bir “biz” olmalıyız. Söylenmesi kolay ama anlam doluluğu ciltler dolusu anlatıma ilham olacak “yerli ve millilik” bilinci tam da burada kendini göstermesi gerekir. Hele menfur hadiseler bu “yerli ve milli” olma bilincini daha bir dimdik ayakta tutmalı.</p>
<p>Dünyanın dört bir yanında yıkıcı hadiseler yaşanırken; kadim devletimizin ve mazlumdan yana duruşuyla tarihe yön vermiş asil milletimizin, kendi içimizde yaşanan olaylar karşısında da her zamankinden daha fazla hassasiyet göstermesi bir zaruret hâline gelmiştir.</p>
<p>Şüphesiz ki devletimizin aldığı ve alacağı tedbirler vardır ve olacaktır. Ancak bu süreçte yalnızca devlet mekanizmasının değil; kurumların, yetkin kabul edilen entelektüel çevrelerin, eğitimcilerin ve irade sahibi her bir vatandaşımızın da sorumluluk bilinciyle hareket etmesi büyük önem taşımaktadır. Bu zor zamanlarda hepimize düşen bazı aklıselim davranışları hatırlatmakta fayda görmekteyiz. Bunlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<p>Bu aklıselim davranışların başında, bilgi kirliliğinden uzak durmak, teyitsiz haberlerle infial oluşturmamak ve özellikle çocuklarımızın, gençlerimizin ruh dünyasını daha fazla yaralamamaya özen göstermek gelmektedir. Zira çok kötü ve menfur bir hadisenin kendisi kadar, o hadisenin toplumda nasıl yankı bulduğu da belirleyicidir. Söylenen her söz, yapılan her paylaşım ya yaraya merhem olmakta ya da o yarayı derinleştirmektedir. Çok kısa sürede yayılan paylaşımların “kasıtlı” ve “maksatlı” olduğundan şüphe etmemek gerekli. Akla ziyan o kadar enteresan ve kışkırtıcı haberler, daha doğrusu paylaşımlar pervasızca yayıldı ki, resmen bir korku kültürünü hortlatma, sindirme ve başta devletimizi ve kurumlarını aciz gösterme art niyetliliğine girişilmiştir. Devletin neresinde, siyasetin hangi sahnesinde yer alırsak alalım “biz” olmayı ihmal etmemeliyiz.</p>
<p>Bugün okullarımızda gerçekleştirilen menfur ve münferit görülen saldırılar, yalnızca kişilere değil; geleceğimize, umudumuza ve toplumsal dokumuza da yönelmiş tehditlerdir. Bu sebeple verilecek tepki de sıradan, gelişigüzel ve anlık olmamalıdır. Aksine; ölçülü, dirayetli ve birleştirici bir duruş olmalıdır. Çünkü bu millet, en zor zamanlarda dahi sağduyusunu kaybetmeyen, acıyı öfkeye değil; iradeye ve birlikteliğe dönüştürebilen bir millet olmuştur. Tarih sahnesindeki hadiseleri tekrar tekrar hatırlatmaya gerek yok. En yakından en uzak tarihe yolculuğa çıkmak isteyenler olursa tarih kitapları her türlü teknoloji nimetinden yararlanabilir. Göreceklerdir ki bazı varlıkların devamı “asillikleriyle” paraleldir.</p>
<p>Bir de unutulmamalıdır ki; eğitim yuvaları yalnızca bilgi verilen yerler olmayıp, aynı zamanda bir milletin yarınlarının inşa edildiği özel yerlerdir. Bu mekânlara yönelen her tehdit, aslında bir ülkenin istikbaline yönelmiş bir saldırıdır. Dolayısıyla bu mesele, herhangi bir kurumun ya da zümrenin değil; topyekûn bir milletin meselesidir. El ovuşturmak, fırsat kollamak, sırtlanlık yapmak ve diş göstermek yerine başta “insan” sonra “yerli ve milli duruşlu bir vatandaş” olmak gerekir.</p>
<p>Bugün bizlere düşen; suçlu arama yarışına girmekten ziyade, bir daha böyle acıların yaşanmaması için aklıselimi rehber edinmektir. Sorumluluk almak, dilimizi ve üslubumuzu onarıcı kılmak, ayrıştıran değil birleştiren olmak zorundayız. Zira yangın yerinde körükle dolaşanlardan değil; su taşıyanlardan olma vaktidir.</p>
<p>Aklıselim; sadece düşünmek değil, doğru zamanda doğru tavrı ortaya koyabilmektir. Bugün o tavır; sükûnet, birlik ve kararlılıktır. Ve bilinmelidir ki, bu millet aklıselimi kaybetmediği sürece hiçbir hadise onu yolundan döndüremeyecektir.</p>
<p>Hâsılı kelâm dostlar; böylesi zamanlar milletimizin sadece acısını değil, aynı zamanda iradesini, ferasetini ve vicdanını da ortaya koyduğu zamanlardır. Bu zamanlar ya dağılmaların ya da daha sıkı sıkıya kenetlenmenin kendini gösterdiği zamanlardır. Ya fevriliğin savurduğu bir kalabalık olacağız ya da aklıselimin inşa ettiği bir millet olmayı sürdüreceğiz. Tercihimiz; öfkenin gürültüsünde kaybolmak değil, hikmetin sessiz ama sarsılmaz gücünde buluşmak olmalıdır. Çünkü biliriz ki, aklıselim kaybedildiğinde her şey kaybedilir; fakat o muhafaza edildiğinde, en derin yaralar dahi sarılır, en karanlık zamanlar dahi aşılır. Bu yüzden bugün, her zamankinden daha fazla aklıselim davetine icabet edilmeli.</p>
<p>Kalalım sağlıcakla…</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.bolgegazetesi.com/akliselime-davet-70771/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EĞİTİM AİLESİ YETİM VE ÖKSÜZ MÜ?</title>
		<link>https://www.bolgegazetesi.com/egitim-ailesi-yetim-ve-oksuz-mu-70768</link>
		<comments>https://www.bolgegazetesi.com/egitim-ailesi-yetim-ve-oksuz-mu-70768#respond</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2026 11:42:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Meryem Çıldır]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Meryem ÇILDIR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.bolgegazetesi.com/?p=70768</guid>
		<description><![CDATA[EĞİTİM AİLESİ YETİM VE ÖKSÜZ MÜ? 2 Mart 2026’da İstanbul’da, 14 Nisan 2026’da Şanlıurfa’da ve 15 Nisan 2026’da Kahramanmaraş’ta dehşeti yaşadık maalesef. Tüm Türkiye’nin ciğeri dağlandı… Tek yürek olduk. Çok üzgünüz. Çok tepkiliyiz. Haklı olarak yetkililerimizden buna bir son verilmesini talep ediyoruz. OKUL ÇATISI ALTINDA ŞİDDET MAĞDURU BİR KADIN ÖĞRETMEN 20 Mart 2024’te yani yaklaşık [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h1>EĞİTİM AİLESİ YETİM VE ÖKSÜZ MÜ?</h1>
<p>2 Mart 2026’da İstanbul’da, 14 Nisan 2026’da Şanlıurfa’da ve 15 Nisan 2026’da Kahramanmaraş’ta dehşeti yaşadık maalesef.</p>
<p>Tüm Türkiye’nin ciğeri dağlandı… Tek yürek olduk. Çok üzgünüz. Çok tepkiliyiz. Haklı olarak yetkililerimizden buna bir son verilmesini talep ediyoruz.</p>
<p><strong>OKUL ÇATISI ALTINDA ŞİDDET MAĞDURU BİR KADIN ÖĞRETMEN</strong></p>
<p>20 Mart 2024’te yani yaklaşık 2 sene önce, okuldaki dersime yetişmek üzere görevlendirildiğim Ali Hikmet Paşa Ortaokulu bahçesine girdiğim sırada bir 7. sınıf öğrencisi tarafından yakın mesafeden omurilik bölgeme ve şah damarıma hasar verecek şekilde ıslak bez futbol topu ile sert atış nedeniyle yaralandım. Dava süreçleri soruşturma onaylarının verilmemesi gerekçesiyle by-pass edildi. Almış olduğum yaraları belki ömür boyu yaşayacağım.</p>
<p>Yaralandığımda üst amirlerimiz ve yakın çevrem tarafından “Büyütüyorsun, çocuk canım, kazadır kaza…” gibi var olan ve kameralarda açıkça görülen bu şok edici bu olay karşısında gereken tedbirlerin alınması için harekete geçilmesi yerine, destek veren birkaç sağduyulu meslektaşım dışında maalesef ki şiddetin yanında duruldu.</p>
<p>O günlerde canımın çok yanmasına rağmen, hakkımda asılsız soruşturmalar açılması ve hukuksuz cezai yaptırımlar uygulanmasına rağmen köşe yazılarımdan canım Türkiye’mi uyarmıştım.</p>
<p>“Ben demiştim.” demek değil bu.</p>
<p>Bakın, tam iki yıl önce, daha henüz görevi başında hiçbir öğretmen arkadaşımız katledilmeden önce…</p>
<p>Sizlerin “çocuk” diye nitelendirdiğiniz suç işleme potansiyeli olan gençler için bunu nasıl organize yapabildiklerini ve cezai yaptırımların bu gelen tehlikeye karşı tedbiren revize edilmesi gerekliliğine defalarca yazılarımda değindim.</p>
<p><strong>TOP HAVAYA, MERYEM ÖĞRETMEN SÜRGÜNE</strong></p>
<p>Sırtım dönük arkamdan boynuma yediğim top sanki havadan başıma düşmüş gibi gösterildi. Hakkımda “Ruhsal sıkıntıları var belli ki” denilip karakterimle alay edilip itibarımla, kariyerimle ve hayatımla adeta bir oyuncak gibi oynandı.</p>
<p>Yetmedi. Memleketim Balıkesir’deki görevimden, zorunlu hizmetim olmamasına rağmen, taaaa İstanbul Esenler’e sürüldüm.</p>
<p>“Yazma, konuşma, intihara sürüklenirsin. Evinde ölü bulunursun!” tehdidi bir okul müdürünün makamında yüzüme savruldu.</p>
<p><strong>SORUMLULAR NEREDE?</strong></p>
<p>Hiçbir öğretmen sorun teşkil etme potansiyeli olan öğrencisi konusunda sessiz kalmaz.</p>
<p>Akran zorbalığı yaptığında bunun yanlışlığını anlamasını sağlamaya çalışır. Okul rehberlik ve psikolojik danışma servisi ve okul idaresine durumu bildirir. Tekrarı durumunda ya da acil müdahale edilmesi gereken hususlar varsa veli bilgilendirmesi yapılır. Gerektiğinde mutlaka istisnasız kolluk kuvvetleri bilgilendirilir ve yasal prosedür başlatılır.</p>
<p>Peki nerede ip kopuyor?</p>
<p>Öğretmenin tutanakları veya kurul toplantılarında çoğunluğun dile getirdiği “problem teşkil eden veya edebilecek davranışları olan” çocuklar için disiplin süreçleri işlemediğinde… Bazen bu süreçlere müdahale edilip suçluların cezasız kalması sağlandığında…</p>
<p>Mesela bana saldıran çocuk şu an nerede? Ne yapıyor? Bir başkasına, daha vahim sonuçları olacak şekilde saldırmaması için ne yapıldı?</p>
<p>Akran zorbalığını herkesin gözü önünde ballandıra ballandıra gerçekleştiren zibidiler için nasıl tedbirler alınıyor mesela?</p>
<p><strong>ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİLERİN GÜVENDE OLMASI GEREKEN OKUL</strong></p>
<p>İki gündür toplumsal sinir uçlarımızla oynanıyor…</p>
<p>Bir okul, öğrenci ve öğretmen öznelerinin yer aldığı cümlelerde asla yan yana bulunmaması gereken “şiddet nesnelerini” ve “dehşet olaylarını” izliyoruz, yaşıyoruz!</p>
<p>Bu nasıl olur?</p>
<p>Koridorda belliki nöbet görevini ifa eden bir hemcinsim meslektaşım gözümüzün önünde, daha 17 yaşındaki öğrencisi tarafından hunharca katlediliyor.</p>
<p>Dehşete kapıldım. Dehşete kapıldık…</p>
<p>“Bu nasıl olur? Bunu nasıl yaparsın?” diye dakikalarca hıçkıra hıçkıra ağladım.</p>
<p>Daha önce okulda kendini en güvende zannettiği görev yerinde saldırıya uğramış bir kadın öğretmen olarak meslektaşımla sanki onunla birlikte, onun yanında, yerde, ben de acı çektim.</p>
<p><strong>“OLAYI TEKRAR YAŞIYORSUN”</strong></p>
<p>Anlatılanları duymaya bile tahammülleri olmayanlar konu hakkında duygularımızı söyleyecek olsak tam da bu cümle ile bizi maniple etmeye çalışıyor: “Olayı tekrar yaşıyorsun. Aaaa çık oradan artık canımmm…”</p>
<p>Bakın. Yaşamazsak ne oluyor: Tüm Türkiye yaşıyoruz. Maalesef.</p>
<p>Suçluları ve sorumlularını korudukça da maalesef daha çok üzüleceğiz gibi görünüyor.</p>
<p>Vefat eden; meslektaşlarım ve canımız öğrencilerimize Allah’tan rahmet, ailelerine baş sağlığı ve yaralılarımıza da acil şifalar diliyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.bolgegazetesi.com/egitim-ailesi-yetim-ve-oksuz-mu-70768/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI&#8217;NA TEŞEKKÜR EDİYORUM</title>
		<link>https://www.bolgegazetesi.com/diyanet-isleri-baskanligina-tesekkur-ediyorum-70716</link>
		<comments>https://www.bolgegazetesi.com/diyanet-isleri-baskanligina-tesekkur-ediyorum-70716#respond</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 09:25:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökmen Can]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[gökmen can]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.bolgegazetesi.com/?p=70716</guid>
		<description><![CDATA[DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI&#8217;NA TEŞEKKÜR EDİYORUM 10 Nisan 2026 Cuma günü ülkemizdeki tüm camilerde irad edilen hutbenin temasını ve ele alınışındaki hassasiyeti takdirle karşılıyor, yazıma Diyanet İşleri Başkanlığımıza teşekkür ederek başlamak istiyorum. Özellikle son aylarda üzerinde durduğum meselelerle paralellik arz eden bu hutbe, şahsım adına memnuniyet verici olmuştur. Söz konusu hutbe; kendilerini “otorite”, “hakikatin tek temsilcisi”, [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h1>DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI&#8217;NA TEŞEKKÜR EDİYORUM</h1>
<p>10 Nisan 2026 Cuma günü ülkemizdeki tüm camilerde irad edilen hutbenin temasını ve ele alınışındaki hassasiyeti takdirle karşılıyor, yazıma Diyanet İşleri Başkanlığımıza teşekkür ederek başlamak istiyorum. Özellikle son aylarda üzerinde durduğum meselelerle paralellik arz eden bu hutbe, şahsım adına memnuniyet verici olmuştur.</p>
<p>Söz konusu hutbe; kendilerini “otorite”, “hakikatin tek temsilcisi”, “ilmin yegâne adresi” olarak gören ve bunun dışında kalan herkesi çeşitli ithamlarla yaftalayan anlayışlara önemli bir cevap niteliği taşımaktadır. Ancak bu çevrelerin söz konusu mesajları ne ölçüde dikkate alıp kendilerini sorgulayacakları hususunda ciddi şüphelerim bulunmaktadır. Zira bu yaklaşım, çoğu zaman kökleşmiş bir zihniyetin ve sağlıksız bir bakış açısının ürünüdür.</p>
<p>Sürekli “ben” merkezli bir dil kullanan, farklı görüşlere kapalı olan ve insanlara peşin hükümle yaklaşan bir anlayıştan sağduyulu ve yapıcı bir tutum beklemek ne yazık ki kolay görünmemektedir. Bu tür yaklaşımlar, kadim kültürümüze, toplumsal birlik ve beraberliğimize zarar verme potansiyeli taşımaktadır.</p>
<p>Değerlendirmeme geçmeden önce, konumuzla doğrudan ilgili olan söz konusu hutbeden bir bölümü hatırlatmak ve sizlerle paylaşmak istiyorum:</p>
<p><strong> Hutbenin Müellifi diyor ki:  </strong></p>
<p>“<em>Aziz Müslümanlar!<br />
</em></p>
<p><em>İslam’ın sahibi Allah’tır. Onu gönderen de kıyamete kadar koruyacak olan da O’dur. Bu dinin kitabı Kur’an-ı Kerim’dir. Peygamberi ise, İslam’ı en güzel şekilde yaşayarak öğreten Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselam’dır. Dolayısıyla hiçbir kimse ya da grup, İslam’ı kendi tekelinde göremez. İslam’ın en temel vasfı olan tevhidi savunma bahanesiyle fitne ve fesat çıkaramaz, ümmetin vahdetine, vatanımızın dirlik ve birliğine zarar veremez. İslam’ın; dar kalıplara hapsedilemeyecek, bir coğrafyanın sınırına sığmayacak kadar yüce bir din olduğu unutulmamalıdır.</em></p>
<p><em>Yüce Rabbimiz, bizleri vahdetten, birlik, beraberlik ve kardeşlikten ayırmasın. Hutbemizi Sevgili Peygamberimiz Aleyhisselam’ın şu duasıyla bitiriyoruz: “Allah’ım! Bozgunculuktan, nifaktan ve kötü ahlaktan sana sığınırım.”</em></p>
<p>Evet, sevgili dostlar aslında bugün asıl üzerinde durulması gereken mesele şudur/şunlardır: Çok üzücü lakin bugün İslam ve imana çok açık, alenen açık savaş açanlarla birlikte dini, hakikatin rehberi olmaktan çıkarıp kendi çıkarlarının aparatı hâline getiren zihniyet ve güruhla karşı karşıyayız. Bu öyle bir zihniyettir ve öyle bir istismardır ki; yaftalamayı yani tüm önyargı ve bencilliklerini tavan yaptırmayı yöntem, itham etmeyi tebliğ etme ve kendilerince insanları koruma alışkanlığı, pervasız iftirayı da ihtiyaç duyulduğunda fetvaları bulunarak başvurulacak bir araç olarak görmektedir.</p>
<p>Bütün hakikatleri ve iyi niyetleri toprağın altına gömerek kendilerini “tek doğru”, “tek merci”, “tek kapı” ilan eden bu güruh ve anlayışı; farklı düşünen herkesi öyle ya da böyle taktiklerle ya susturmakta ya da itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır. Oysa Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de İsra’ suresi 36.ayetinde şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>Anlamı: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.”</p>
<p>Peki, para ve statü için, “ben” den başkası bir şey yapamaz zehirli zihniyetleri tarafından bugün ne/neler yapılıyor? Bilgi olmadan hükümler veriliyor, araştırmadan / sorgulamadan itham ediliyor, delil olmadan, itham edilenler dinlenmeden yaftalamalar hırla gidiyor. Çok ciddi söylüyorum ki bu, sadece bir ahlak problemi olmayıp; aynı zamanda açık ayet, hadis ve ehlisünnet ulemanın uyarılarına rağmen sürdürülen bir sapmadır.</p>
<p>Maalesef bu ifsat zihniyeti her köşeye ulaştırmak isteyen ve “itibarsızlaştırmayı” bir çalışma yöntemi belleyen güruh/güruhlar daha da ileri giderek, dini; para kazanmanın, güç devşirmenin ve insanları kontrol etmenin bir aracı hâline getirmektedir. İnsanların iman hassasiyetleri istismar edilmekte, “hizmet”, “yardım”, “dava” gibi kavramlar arkasına saklanılarak maddi menfaat sağlanmaktadır. Bu yapılırken de kendilerine göre “uygun” fetvalar bulunmakta, dini adeta kendileri adına kullanmaktadırlar.  Oysa Fahri Kâinat Efendimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselam bu konuda son derece net bir uyarıda bulunmuştur (Buhârî, İlim, 38):</p>
<p>Manası: “Kim bile bile benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.”</p>
<p>Din adına konuşup, dini kendi çıkarına göre yorumlayanlar; bu ağır uyarının neresinde durduklarını ciddi şekilde düşünmek zorundadır. Çünkü bu, basit bir hata değil; doğrudan doğruya bir vebaldir.</p>
<p>Yakın geçmişte ve günümüzde yaşanan bazı acı olaylar da bu istismarın nelere yol açabileceğini açıkça göstermiştir. 15 Temmuz kalkışması gibi hadiselerde, dini söylemlerle insanları yönlendiren, onları bir yapıya körü körüne bağlayan zihniyetin nasıl bir felakete sebep olduğu hepimizin hafızasındadır. Din kisvesi altında oluşturulan yapılar, sorgulanmadığında nasıl bir tehdit hâline gelebileceğini açıkça ortaya koymuştur. Hatta öyle gruplar vardır ki, 15 Temmuz gibi hadiselerde sokaklara çıkıp çıkmamada kararsız kalıp kendi merkezlerinden haber beklemeyi, Gazze Soykırımı için diğer STK’ larla etkinlik yapmamayı, memleketi ilgilendiren önemli hadiselerde “biz ilim cemiyetiyiz” deyip de kendilerince etliye sütlüye karışmamayı tercih ederken arka tarafta da illegal yapılanma ve haberleşme unsurlarıyla sözde hayatlarına devam etmektedirler. Prof. Necmettin ERBAKAN hocanın dediği gibi: “Sizi gidi sizi gulu gulu dansçıları sizi.”</p>
<p><strong>Dostlar lütfen dikkat edin;</strong></p>
<p>Bu noktada sorumluluk sadece bu istismarı yapanlarda değildir. Onlara kayıtsız şartsız inanan, sorgulamayan, aklını ve iradesini teslim edenler de bu düzenin sürmesine zemin hazırlamaktadırlar. Hatta en az o güruhun sözde yönetim ya da idareci ya da beyin takımı (!) kadar suçludurlar.</p>
<p><strong>Peki ne/neler yapılmalıdır?</strong></p>
<p>Evvela dinimizin, bir grubun tekelinde olmadığını bilmemiz gerekmektedir. Hiç kimse “benim dediğim mutlak doğrudur” diyerek insanları yönlendirme otoritesi de değildir. Her Müslüman, aklını kullanmak ve araştırmakla mükelleftir.</p>
<p>Sonra şunu iyi bilmeliyiz: Korku, baskı ve suçluluk duygusu üzerinden kurulan hiçbir dini söylem sağlıklı değildir. Din, insanı özgürleştirir; köleleştirmez. Allah ile kul arasına girerek, herkese dur sorgula, sadece kendine ve aynı zihniyette olanlara transit geç diyen ve menfaat devşirmeye çalışan her yapıdan uzak durulmalıyız. Hatta böyle yapıları gördüğümüz zaman da vatandaşlık görevimizi yerine getirerek ilgili mercilere başvuruda bulunmamız gerekmektedir.</p>
<p>Diğer bir husus ise; maddi istek ve girilen beklentiler konusunda son derece dikkatli olunmalıdır. Din adına para talep eden, bunu sistematik hâle getiren ve şeffaflıktan uzak olan yapılara karşı mesafeli olunmalıdır. Çünkü hakiki hizmet, istismar üzerine değil; samimiyet üzerine kurulur. Adam kendine göre insanlara dersler veriyor, aynı kişilere haftada üç ders vererek sözde hayatını vakfettiği bu yoldan aylığı almayı hak ettiği gönül rahatlığını sağlıyor. Zekât, sadaka, fitre, bağış, şu bu gibi gelirleri zaten nasıl alıp nerelere nasıl ulaştırıyorlar başlı başına şaibe olan kimselerden ziyade müstahak olanlara kendi ellerimizle teslim etmeliyiz. Beni derinden etkileyen bir olayı birkaç yazıda ifade etmiştim: Gazze’ye zekât mı gönderilir deyip de kendi çoluk çocuğu için zekât toplayan kimselerin olduğu bir dönemde yaşıyoruz ki çok dikkatli olmamız gerekmektedir.</p>
<p>Sevgili dostlar unutulmamalıdır ki; iftira, İslam’da en büyük günahlardan biridir. Nitekim Kur’an-ı Kerim Nûr Sûresinde 19.ayette iftira atanlar hakkında ağır uyarılarda bulunur ve bunun toplumsal bir fitne olduğuna dikkat çeker:</p>
<p>Anlamı: “Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”</p>
<p>Diyeceklerim aslında bu kadar sınırlı değil lakin şunu açıkça ifade etmem gerekir: Günümüzde din üzerinden çıkar sağlayan birçok kimse ya da grup, insanları yaftalayarak kendine alan açanlar ve bunu yaparken kutsalları istismar ederler. Bunlar sadece insanlara değil, doğrudan doğruya dinin yanlış tanıtılmasına ve insanların içselleştirmelerine de zarar verirler.</p>
<p>Lütfen şu hususu unutmayalım: Hakikat; menfaatte değil, samimiyettedir. Samimiyet ise asla istismarla yan yana duramaz. Bugün olmasa yarın, yarın olmasa ertesi gün aşikâr olacaktır. Bu nedenle akıl, kalp, sezgi ve duyu organları doğru ve aktif olarak kullanılmalıdır. Aksi halde gözümüzün önünde ahlaktan bahseden kimselerin elin kadınlarının elinden çatalla pasta yediğini görürsünüz de gözlerinizi yalancı, aklınızı durmuş, kalbinizi de fesat olarak itham edip o güruhun değirmenine su taşıyan olarak tarihteki “bozguncular” arasındaki yerinizi alırsınız.</p>
<p>Kalalım sağlıcakla…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.bolgegazetesi.com/diyanet-isleri-baskanligina-tesekkur-ediyorum-70716/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İDAMA HAYIR!</title>
		<link>https://www.bolgegazetesi.com/idama-hayir-70710</link>
		<comments>https://www.bolgegazetesi.com/idama-hayir-70710#respond</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 09:13:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Meryem Çıldır]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Meryem ÇILDIR]]></category>
		<category><![CDATA[idam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.bolgegazetesi.com/?p=70710</guid>
		<description><![CDATA[İDAMA HAYIR! İdam cezası, günümüzde insanlığın vicdanında giderek daha fazla sorgulanan bir uygulama. Devletin yaşam hakkı üzerinde mutlak bir tasarrufta bulunması, modern hukuk anlayışıyla bağdaşmakta zorlanıyor. Çünkü adalet, yalnızca cezalandırmakla değil; insan onurunu korumakla, hataları telafi edebilme ihtimalini açık tutmakla anlam kazanır. Oysa idam, geri dönüşü olmayan bir karardır. En küçük bir yargı hatasında bile [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h1>İDAMA HAYIR!</h1>
<p>İdam cezası, günümüzde insanlığın vicdanında giderek daha fazla sorgulanan bir uygulama.</p>
<p>Devletin yaşam hakkı üzerinde mutlak bir tasarrufta bulunması, modern hukuk anlayışıyla bağdaşmakta zorlanıyor. Çünkü adalet, yalnızca cezalandırmakla değil; insan onurunu korumakla, hataları telafi edebilme ihtimalini açık tutmakla anlam kazanır.</p>
<p>Oysa idam, geri dönüşü olmayan bir karardır. En küçük bir yargı hatasında bile telafisi imkânsız sonuçlar doğurur.</p>
<p>Bugün dünyanın birçok yerinde idam cezasının kaldırılması yönünde güçlü bir eğilim var. Bunun temelinde, yaşam hakkının evrenselliği kadar, devletin cezalandırma yetkisinin sınırları üzerine yürütülen derin tartışmalar yatıyor.</p>
<p>Bir insanın yaşamına son vermek, suç ne kadar ağır olursa olsun, toplumsal vicdanda onarılması güç yaralar açıyor. Adaletin amacı intikam değil; toplumu korumak ve insanı yeniden kazanma ihtimalini canlı tutmaktır.</p>
<p><strong>Filistinli Tutsakların Durumu</strong></p>
<p>Bu bağlamda, Filistinli tutsakların durumu da ayrı bir dikkat gerektiriyor. Uzun yıllardır süren çatışmaların gölgesinde, binlerce Filistinli farklı gerekçelerle özgürlüğünden mahrum bırakılmış durumda.</p>
<p>Bu tutsakların bir kısmı, uluslararası hukuk çevrelerinin de eleştirdiği biçimde, adil yargılanma standartlarından uzak süreçlerle karşı karşıya kalıyor. Ailelerinden koparılan, belirsiz sürelerle tutulan ve çoğu zaman insan hakları ihlalleri iddialarına konu olan bu insanlar, yalnızca birer sayı değil; her biri ayrı bir hayat, ayrı bir hikâye…</p>
<p><strong>Filistinli Tutsaklara Özgürlük</strong></p>
<p>Filistinli tutsakların özgürlüğü meselesi, sadece bölgesel bir sorun olarak görülmemeli. Bu, aynı zamanda insan hakları, hukuk devleti ve evrensel adalet ilkeleriyle doğrudan bağlantılı bir konudur.</p>
<p>Bir toplumun güvenliği ile bireyin hakları arasında kurulması gereken denge, ancak şeffaf, adil ve hesap verebilir mekanizmalarla sağlanabilir.</p>
<p>Aksi takdirde, güvenlik gerekçesiyle atılan her adım, yeni adaletsizliklerin kapısını aralayabilir.</p>
<p>İdam cezasına karşı çıkmakla Filistinli tutsakların özgürlüğünü savunmak, aslında aynı temel ilkenin iki farklı yansımasıdır: insan yaşamının ve onurunun dokunulmazlığı.</p>
<p>Bu ilke, coğrafyadan, kimlikten ya da politik görüşten bağımsız olarak herkes için geçerli olmalıdır. Adalet, ancak evrensel olduğunda gerçekten adil olabilir.</p>
<p>Bugün ihtiyaç duyulan şey, daha fazla ceza değil; daha fazla hukuk, daha fazla diyalog ve daha fazla insanlık.</p>
<p>İdamın gölgesinden uzak, özgürlüğün ve adaletin hâkim olduğu bir dünya mümkün. Bunun için, her birimizin sesini yükseltmesi ve insan haklarını, başlangıç olarak risk altındaki Filistinliler özelinde koşulsuz savunması gerekiyor.</p>
<p><em><strong>Dr. Meryem ÇILDIR</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.bolgegazetesi.com/idama-hayir-70710/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KENTSEL DÖNÜŞÜMDEN ÖNCE ZİHİNSEL DÖNÜŞÜMÜN ELZEMLİĞİ MESELESİ</title>
		<link>https://www.bolgegazetesi.com/kentsel-donusumden-once-zihinsel-donusumun-elzemligi-meselesi-70694</link>
		<comments>https://www.bolgegazetesi.com/kentsel-donusumden-once-zihinsel-donusumun-elzemligi-meselesi-70694#respond</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2026 09:57:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökmen Can]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[gökmen can]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.bolgegazetesi.com/?p=70694</guid>
		<description><![CDATA[KENTSEL DÖNÜŞÜMDEN ÖNCE ZİHİNSEL DÖNÜŞÜMÜN ELZEMLİĞİ MESELESİ Bugün gazeteci bir arkadaşımızın Kentsel Dönüşüm adlı makalesini okudum. Söyledikleri doğrudur, evet. Lakin ben olaylara ilkelerim gereği siyasetten uzak, toplumsal değerler eksenli ve bir sosyolog gözüyle ve hakkaniyetten yana durarak bakmaya gayret ediyorum. Herkesin misyonu, özellikleri, yetkinlikleri ve etkileri farklıdır. Yazının başlığını okuduğum anda bende hemen “zihinsel dönüşüm” [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h1>KENTSEL DÖNÜŞÜMDEN ÖNCE ZİHİNSEL DÖNÜŞÜMÜN ELZEMLİĞİ MESELESİ</h1>
<p>Bugün gazeteci bir arkadaşımızın Kentsel Dönüşüm adlı makalesini okudum. Söyledikleri doğrudur, evet. Lakin ben olaylara ilkelerim gereği siyasetten uzak, toplumsal değerler eksenli ve bir sosyolog gözüyle ve hakkaniyetten yana durarak bakmaya gayret ediyorum. Herkesin misyonu, özellikleri, yetkinlikleri ve etkileri farklıdır.</p>
<p>Yazının başlığını okuduğum anda bende hemen “zihinsel dönüşüm” ifadesi şimşeklendi. Sonrasında “Üstadım” ile müzakere ve mütalaa yaptık ve müthiş bir devinim içerisine girdik. Hani bazen konuşmaya nasıl başlanır nerede biter diye bir şaşkınlığa düşeriz ya, işte öyle oldu. Ben de gün boyu zihnimde tarihler arasında gittim geldim. Ülkeler ve medeniyetler arasında mekik dokudum. Ve dostlar sonunda bir yerde durup tüm bunları birleştirip size ulaştırmak istedim.</p>
<p>Bildiğiniz gibi günümüz dünyasında “kentsel dönüşüm” ifadesi, özellikle bizler gibi gelişmekte olan toplumlarda gündeme olan ve kalan, hakkında yoğun tartışmalarla birlikte şaibelerin ve yapılan yanlışların merkezi haline gelen bir meseledir. Depremlere dayanıklı yapılar, modern kentleşme, planlı şehir dokusu gibi hizmet planlarıyla ortaya konulan bu dönüşüm projeleri, çoğu kimse tarafında son derece elzem ve hatta kaçınılmaz görünmektedir. Nitekim insan hayatının güvenliği, şehirlerin yaşanabilirliği ve estetik bir çevre oluşturma gayesi, bu tür girişimleri kaçınılmaz kılmaktadır. Lakin burada gözden kaçırılan, ihmal edilen ve çoğu zaman ikincil ve belki de fuzuli bir meseleymiş gibi değerlendirilen daha derin bir problem bulunmaktadır. O da: Zihinsel ve toplumsal dönüşüm meselesidir. Bu problem o kadar derindir ki adeta okyanusların derinliği ile aynı sayılabilir.</p>
<p>Burada şu soruyu sormadan ilerlersek, eksik ve hatta yanıltıcı sonuçlara gideriz: İnsan değişmeden, toplum dönüşmeden, sadece mekânın dönüşmesi neyi ne kadar değiştirebilir? Başka bir ifadeyle Zihinsel dönüşüm olmadan kentsel dönüşüm ne kadar etkili olur?</p>
<p>Günümüz şehirlerini yenilemek, binaları güçlendirmek, sokakları düzenlemek gayet tabi mümkündür. Lakin bu kentlerde yaşayan insanların zihniyetleri, değer dünyaları ve ahlak anlayışları aynı (mevcut olduğu durumda) kaldığı sürece, yapılan bu dönüşümün kalıcı ve anlamlı bir netice doğurması oldukça güçtür. Çünkü kent dediğimiz şey, yalnızca betonarme yapılardan ibaret olmayıp; kent, insanın kendini, ilişkilerini ve değerlerini yansıttığı bir yaşam alanıdır. İnsan nasılsa kent de zamanla ona benzer.</p>
<p>Karşımıza çıkan temel mesele çıkmaktadır: Bizler gerçekten neyi dönüştürmek istiyoruz? Binaları mı, yoksa insanı mı?</p>
<p>Her gün onlarca günden, yüzlerce olay, binlerce yaşanmışlıkların merkezi olan dünyamızda ve dahi memleketimizde, özellikle medya ve popüler kültürün etkisi, meselelerin yüzeyine odaklanan bir anlayışı hâkim kılma suniliği doğurmuştur. Televizyon dizilerinde, tarih anlatılarında ve hatta akademik olmayan popüler söylemlerde bile derinlikten ziyade gösteriş, hikmetten ziyade hamaset ön plana çıkarılmaktadır. Kadim medeniyetlerimizden bahsedilirken dahi, onların ilim, ahlak, adalet ve estetik boyutları çoğu zaman göz ardı edilmekte; bunun yerine savaşlar, entrikalar ve güç mücadeleleri merkeze alınmaktadır. Bu da yeni nesillerin tarih ile olan bağını zayıflatmakta, hatta kimi zaman yanlış anlamalara ve maalesef düşmanlıklara bile sebep olmaktadır. Yani somutlaştıracak olursak Osmanlı dizilerinde sadece kılıç, savaş, saray entrikaları, gönül işleri ve daha onlarca hakaret içeren, önyargılar ve bozmayı gerçekleştirme hedefi içeren çürümüşlükler var. Din adamı yalancı, iftiracı, rüşvetçi, bilim adamı dalkavuk ve para peşinde, askerler makama ram olmuş, kadın süs ve giyim, erkeğe hükmetme meraklısı, hükümdar sarayında rahatlık peşinde ve daha neler anlatılıyor. Bunu gören, izleyen, duyan bugünün gençliği de hemen kendine göre gerekli karşı olum pozisyonunu, gardını alıyor sanki düşman tarihidir gördüğü misali.</p>
<p>Oysa bir medeniyetin asli gücü, yalnızca kazandığı savaşlarda değil; inşa ettiği değerler sisteminde, yetiştirdiği insan tipinde ve ortaya koyduğu adalet anlayışında gizlidir. Eğer biz bu özü aktaramazsak, geriye sadece kabuk kalır. Ve kabuk, tek başına bir anlam ifade etmez. Yani İstanbul’un fethinden sonra Vefa Sultanları, Molla Güranileri, Somuncu Babaları, Hacı Bektaşları anlamak gerek. Anlamadığımız takdirde krizler ve geri kalmalar içinde debelenir dururuz.</p>
<p>Bugün yaşadığımız temel krizlerden biri de tam olarak budur: Özden uzaklaşma. Kendi değerlerimizden kopmuş, taklitçi ve çoğu zaman neyi ne için yaptığını bilmeyen kişilerden oluşan bir toplum yapısı ortaya çıkmaktadır. Böylesi bir toplumda kentsel dönüşüm projeleri, sadece fiziksel bir makyajdan ibaret kalma riski vardır. Çünkü zihinsel dönüşümünü gerçekleştirememiş bir insan, en modern binada da aynı sorunların kaynağı olmaya devam eder.</p>
<p>Burada özellikle dikkat çekilmeyi istediğim bir diğer husus da “güven” olgusudur. Sosyal yapıyı ayakta tutan unsurlarından en başında gelenlerinden biri de güvendir. Lakin günümüzde sosyal ilişkilerde ciddi bir güven sorunu yaşandığı görülmektedir. İnsanlar, en yakınındakine bile temkinli yaklaşmakta; dostluk, samimiyet ve sadakat gibi değerler giderek zayıflamaktadır. Bu durum ise kişileri yalnızlaştırmakta, toplumsal bağları gevşetmekte ve ortak bir bilinç oluşturmayı zorlaştırmaktadır. Yıllarca yol yürüdüğümüz kimseleri bile tanıyamaz hale geldiğimiz olmaktadır. Umreye gidip de iftiralardan, yalandan uzak durmamak, kişisel çıkarlar için Müslüman kardeşine düşman olmak, ayak altına sabun ve muz kabukları atmak, lastik patlasın diye çivi ve cam parçaları koymak zihinlerin ne kadar da çukurlaştığını gözler önüne sermektedir.</p>
<p>Maalesef günümüzde en çok yabancılardan değil de yakın bildiklerimizden yara alırız. Bu nedenle dost gibi görünenlerin sergilediği ihanetler, cehalet ve hikmet yoksunluğu, kişinin sadece duygusal dünyasını değil, topluma olan inancını da zedelemektedir. Böyle bir yaşamda sağlıklı bir toplumsal dönüşümden söz etmek de oldukça zordur.</p>
<p>Zihinsel dönüşüm dediğimiz şey, tam da burada devreye girer. Bu dönüşüm, sadece bilgi düzeyinde bir değişimi değildir. Aynı zamanda değerler, ahlak ve sorumluluk bilincinde de köklü bir yenilenmeyi ifade eder. Doğruluk, hakikat ve hakkaniyet gibi kavramların yeniden merkezde olması, bu sürecin en temel koşuludur. Çünkü bu değerler olmadan ne kişisel ne de toplumsal düzeyde kalıcı bir iyileşme sağlanamayacaktır.</p>
<p>Bir eğitimci ve sosyolog olarak bu perspektiflerden baktığımda, bu dönüşümün kendiliğinden gerçekleşmesini beklemenin gerçekçi olamayacağını söyleyebilirim. Aksine, bilinçli, planlı ve süreklilik arz eden bir çaba gerektirir. Bu noktada eğitimin rolü de son derece kritiktir. Ancak burada kastedilen eğitim, sadece akademik bilgi aktarımı değildir. Asıl mesele, kişinin düşünme biçimini, sorgulama yetisini ve ahlaki duruşunu geliştirebilecek bir eğitim anlayışının benimsenmesidir. Yani asıl dönüşüm; hayatların dönüşümüne vesile olacak zihinsel dönüşümün yani onun da merkezi olan eğitimin dönüşümünü sağlayabilmektir.</p>
<p>Zamanımızın gençlerine sadece “ne düşünecekleri” değil, “nasıl düşünecekleri” öğretilmelidir. Eleştirel düşünme becerisi kazanan bir kimse, karşılaştığı bilgiyi sorgulayabilir, analiz edebilir ve doğru ile yanlışı ayırt edebilir. Bu da onu hem manipülasyona/yalana karşı korur hem de daha bilinçli bir toplumun inşasına bir usta misali katkı yapmasını sağlar.</p>
<p>Bir önemli diğer husus da “rol model” meselesidir. Gençlerimiz, çoğu zaman gördüklerini taklit ederler. Eğer karşılarına çıkan örnekler yüzeysel, çıkarcı ve ilkesiz ise, zamanla bu özellikleri normalleştirebilirler. Bu sebeple, toplumda hikmet sahibi, ahlaklı ve sorumluluk bilinci yüksek kişilerin görünür kılınması büyük önem taşır. Yani toplumda iyi örnekler, modeller görülmeli, tanıtılmalı ve katkı sağlanmalıdır.</p>
<p>Bir de popüler kültürün tamamen reddedilmesi yerine, onun bir araç olarak kullanılması daha etkili bir yaklaşım olabilir. Mesela, bir dizi aracılığıyla tarihe ilgi duyan bir gencin, doğru kaynaklarla beslenmesi ve derinleştirilmesi gerekmektedir. Bu sayede yüzeysel bir merak, kalıcı bir bilinç düzeye dönüşebilir.</p>
<p>Sevgili dostlar, kentsel dönüşüm ile zihinsel dönüşüm arasındaki ilişkiyi doğru kurabilmek için bir gerçeği dahai kabul etmek gerekir: Bu iki süreç birbirinden bağımsız değil, aksine birbirini tamamlayan unsurlardır. Fiziksel çevre, insan davranışlarını etkileyebilir; ancak bu etki sınırlıdır. Asıl belirleyici olan, insanın iç dünyasıdır. Dolayısıyla ideal olan, bu iki dönüşümün eş zamanlı ve dengeli bir şekilde yürütülmesidir. Lakin öncelik sıralaması yapılacaksa, zihinsel dönüşümün bir adım önde tutulması gerekir. Çünkü sağlam bir zihin ve güçlü bir değerler sistemi üzerine inşa edilen kentler, sadece fiziksel olarak değil, ruhen de yaşanabilir mekânlar haline gelir.</p>
<p>Yani, kentsel dönüşüm projeleri elbette gereklidir ve ihmal edilmemelidir. Lakin bu projelerin gerçek anlamda başarılı olabilmesi için, insanın ve toplumun da aynı ölçüde dönüşmesi şarttır. Aksi takdirde, yapılan tüm yatırımlar, zamanla eski sorunların yeni mekânlarda yeniden ortaya çıkartılmasından öteye geçemeyecektir. Bugün toplum olarak ihtiyacımız olan şey, sadece yeni binalar değil; yeni bir bilinç, yeni bir ahlak anlayışı ve yeniden inşa edilmiş bir değerler sistemidir. Bu değerler sistemi de “kadim değerlerimizdir”. Çünkü kentleri inşa eden insanlardır. Ve insan düzelmeden, hiçbir kent tam anlamıyla düzelmez. Bu sebepledir ki kentsel dönüşümden önce zihinsel dönüşümün elzemliği meselesi, sadece akademik bir tartışma konusu olmamalı. Aynı zamanda hayati bir zarurettir. Bu zarureti görmezden gelmek, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, eksik kalmaya ve yıkıcı olmaya mahkûmdur.</p>
<p>Kalalım sağlıcakla…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.bolgegazetesi.com/kentsel-donusumden-once-zihinsel-donusumun-elzemligi-meselesi-70694/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>VAROLUŞLAR</title>
		<link>https://www.bolgegazetesi.com/varoluslar-70627</link>
		<comments>https://www.bolgegazetesi.com/varoluslar-70627#respond</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 06:25:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökmen Can]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[gökmen can]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.bolgegazetesi.com/?p=70627</guid>
		<description><![CDATA[VAROLUŞLAR Kıymetli Müdürüme İthafen… Biz insanlar her daim yeni şeyler öğrenmeye meraklı ve istekliyizdir. Farklı ve yeni şeyler görmekle birlikte yeni zihinsel dönüşümler içine gireriz. Bunu ya çok kısa bir sürede ya normal sınırlar içerisinde ya da çok uzun bir zaman diliminde başarabiliriz. Bu da birçok kimseye nasip olamayacak şeylerin kapılarını bize aralayabilir. Öğrenmeye meyyal [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h1>VAROLUŞLAR</h1>
<h2>Kıymetli Müdürüme İthafen…</h2>
<p>Biz insanlar her daim yeni şeyler öğrenmeye meraklı ve istekliyizdir. Farklı ve yeni şeyler görmekle birlikte yeni zihinsel dönüşümler içine gireriz. Bunu ya çok kısa bir sürede ya normal sınırlar içerisinde ya da çok uzun bir zaman diliminde başarabiliriz. Bu da birçok kimseye nasip olamayacak şeylerin kapılarını bize aralayabilir.</p>
<p>Öğrenmeye meyyal bizler, hakikate doğru yol almak gayesiyle yürürüz çoğu zaman. Düşünsel ve dilsel üstünde duruşlar insanın kişiliğinin olgunlaşmasına vesile olurken, bir taraftan da toplumun daha akîl duruma evrilmesine vesile olur. Bu yol üzerine yürürken öğrenen de çok kârlı olmaktadır öğreten de. “Öğrenmenin yaşı olmaz” diyerek yerde bulduğu okunmamış bir gazete parçasını bile öğrenmede bir basamak olarak gören kimselerin olduğu toplumlar ağır ağır da olsa gelişecektir ve ilerleyecektir.</p>
<p>Müdürümle arada sırada oturur mülahazalarda bulunuruz. En son belirlediğimiz konuyu yoğunluğumuzdan dolayı konuşamadık. Tabii benim içim rahat etmedi. Konuşamadık ama en azından üzerine biraz düşünüp hazırlık yapayım dedim. Başlayınca da sizinle paylaşmaktan kendimi alıkoyamadım ve şimdi siz o satırları okuyorsunuz.</p>
<p>Varlık, varoluş, zaman, zihin, ruh gibi kavramlar insanoğlunu asırlardır düşündüren, üzerine görüşler ortaya döktüren, şiirler yazdıran, resimler yaptıran, filmler çektiren, sohbetlerde nasihatlere zemin olan kavramlardır. Aklıma hemen Türk Edebiyatının önemli isimlerinden Ahmed Hamdi Tanpınar&#8217;ın bir şiiri geldi. Ne İçindeyim Zamanın adlı şiirinde ne diyor şair?</p>
<p>Ne içindeyim zamanın,</p>
<p>Ne de büsbütün dışında;</p>
<p>Yekpâre, geniş bir ânın</p>
<p>Parçalanmaz akışında.</p>
<p>Evet dostlarım, “zihinsel varoluş” ve “zamansal varoluş” aslında aynı insanın iki farklı “yaşama biçimi” gibi düşünülebilir. Zihinsel varoluş dediğimiz şey aslında, insanın düşüncelerinde yaşamasıdır. Yani hayallerinin içinde kurguladığı dünyalar, geçmişle bugün arasında gidip gelme hadiseleri, “şöyle olsaydı”, “böyle daha mı güzeldi?”, “bunu yapmasa mıydım?” türünden onlarca, yüzlerce hayaller, duruşlar ve dokunuşlar, korkular… Zihni dünyanın doluluk ve karmaşıklığına göre bazen birisiyle/biriyle konuşurken bile akıl başka yerlerdeyse, aslında zamanın içinden soyutlanıp zihinsel varoluşun içinde yol alıyoruz diyebiliriz. Belki yaşımız 55-60’tır ama öyle bir an olur ki üç saniye içinde beş yaşımızdaki bir hatıramızı yaşayabiliriz.</p>
<p>Düşünebilme özelliğine sahip olan insanın bu özelliğiyle &#8220;var olmak&#8221; gibi bir varlık hakikati vardır. Lakin varlık hakikatiyle birlikte işin bir de “zamansal varoluş” dediğimiz bir tarafı vardır. Bu da apayrı bir varoluştur.</p>
<p>Zamansal varoluş daha çok içinde bulunulan anla ilgili şeydir. Şu an, bu yazıyı okumamız, nefes almamız, ellerimizde ya da şakaklarımızda “benlerin” çıkması, zamanın akışı içinde bir mekân içinde yer kaplamamız ve daha nelerimiz&#8230; Hülasa hayatın gerçekten “olup biten” kısmını demek istiyorum. Çay içip konuşurken, yürürken bir yandan da gökyüzünü izlerken, bir kediyle göz göze gelirken ve bir insanı görüp de kaçarken, bunlar zamansal varoluşun anlarıdır diyebiliriz.</p>
<p>İnsan zamanı yaşayan bir varlıktır. Yani sadece düşünen değil, aynı zamanda “zamanın içinde olma mecburiyetinde olan” varlıktır. Doğuyoruz, büyüyoruz, zihni ve ruhi olgunluklar yaşıyoruz ve ömrün ortasından aşağıya tüm gücümüzü yitire yitire kabir denilen yolculuk gemisine biniyoruz. Bu gemiye binmeden önceki hallerimizin tümü bizim varoluşumuzu şekillendirmektedir.</p>
<p>Şimdi biraz daha sesli düşünelim: Zihinsel varoluş aslında “kafamızın içindeki hayat”, zamansal varoluş ise “gerçekten yaşadığımız anlık hayattır”. Çoğu insan bu ikisi arasında gidip geliyor ve çoğu zaman da yalpalamaktadırlar. Örneğin bir şeyi yapmaya başlarken ve başladıktan sonra da “acaba doğru mu yapıyorum yanlış mı” diye düşünmek zihinsel varoluşun ağır bastığına işaret etmektedir diyebiliriz. Lakin o iş, akış sürecinde, düşünmeden yapılıyorsa o zaman da zamansal varoluşa daha yakın olunur diyebiliriz.</p>
<p>Aslında dostlar ilginç olan şudur: Zihinsel varoluş bazen insanın kendisini zenginleştirirken bazen de yaşanılan andan koparır. Yani hayale daldığın süre içinde çok büyük kayıplar yaşayabilirsiniz. Zamansal varoluş da insanı “gerçeklere” bağlar, ama fazla düşünmeden de olsa yüzeysel olarak yaşatır.</p>
<p>Ama mesele dengededir: İnsan ne tamamen kafasının içinde kaybolmalı ne de hiç düşünmeden akıp gitmeli. Bunun ikisini birleştirdiği an var ya o an, işte o an hem gerçekten yaşadığın hem de farkında olduğu anlardır. İşte, bu duruma çoğu insan “iyi olma hali” demektedir. Biri düşündüğümüz, biri de yaşadığımız hayat olan zamansal ve zihinsel varoluş denge içinde insana abı hayat olur.</p>
<p>Demek ki iyi olma halini zamansal ve zihinsel varoluşun birlikte denge halinde olmasıyla yakalayabiliriz. Ne diyelim; hepimize kolay gelsin.</p>
<p>Kalalım sağlıcakla…</p>
<p><em><strong>Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.bolgegazetesi.com/varoluslar-70627/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul Siyasetinde &#8220;Sait Aybak&#8221; Dinamiği</title>
		<link>https://www.bolgegazetesi.com/istanbul-siyasetinde-sait-aybak-dinamigi-70601</link>
		<comments>https://www.bolgegazetesi.com/istanbul-siyasetinde-sait-aybak-dinamigi-70601#respond</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 08:59:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferhat Canbey]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[ferhat canbey]]></category>
		<category><![CDATA[Sait Aybak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.bolgegazetesi.com/?p=70601</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul Siyasetinde &#8220;Sait Aybak&#8221; Dinamiği İstanbul siyaseti her zaman hareketlidir ancak bazı isimler vardır ki; gündeme geldikleri an sadece kendi partilerinde değil, tüm şehirde bir merak uyandırırlar. Bugünlerde Yeniden Refah Partisi kulislerinden sızan ve kısa sürede kamuoyuna yayılan bir isim, tam da bu etkiyi yaratmış durumda: Sait Aybak. Battalbey Grup Yönetim Kurulu Başkanı olarak tanıdığımız [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h1>İstanbul Siyasetinde &#8220;Sait Aybak&#8221; Dinamiği</h1>
<p>İstanbul siyaseti her zaman hareketlidir ancak bazı isimler vardır ki; gündeme geldikleri an sadece kendi partilerinde değil, tüm şehirde bir merak uyandırırlar. Bugünlerde Yeniden Refah Partisi kulislerinden sızan ve kısa sürede kamuoyuna yayılan bir isim, tam da bu etkiyi yaratmış durumda: Sait Aybak.</p>
<p>Battalbey Grup Yönetim Kurulu Başkanı olarak tanıdığımız Aybak’ın Yeniden Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı için adının geçmesi, aslında tesadüf değil, bir ihtiyacın tezahürüdür. Neden mi?</p>
<p><strong>İş Dünyasından Siyasete Bir Başarı Öyküsü</strong></p>
<p>Sait Aybak, sıfırdan inşa ettiği devasa bir markanın başında, ekonominin çarklarını bilen bir isim. Ancak onu sadece bir iş insanı olarak tanımlamak yetersiz kalır. Adıyamanspor Başkanlığı döneminde spora kattığı heyecan, sivil toplum kuruluşlarındaki (STK) aktif rolü ve özellikle Adıyaman-Malatya camiasındaki ağırlığı, onun toplumsal karşılığını gösteriyor.</p>
<p>İstanbul gibi bir metropolde siyaset yapıyorsanız, sadece ideolojiyle değil, toplumun her kesimine dokunabilen bir profille yola çıkmalısınız. Aybak, &#8220;hayırsever iş insanı&#8221; kimliğiyle İstanbul’daki milyonlarca hemşehrisinin gönlünde zaten bir yer edinmiş durumda. Şimdi bu güven kredisini siyasete, özellikle de yükselişte olan Yeniden Refah Partisi’ne kanalize etme ihtimali, partinin İstanbul’daki oy potansiyelini katlayabilir.</p>
<p><strong>Teşkilatçı ve Saha Adamı</strong></p>
<p>Haberde de vurgulandığı gibi; Aybak’ın daha önce milletvekili adayı olarak sahaya inmiş olması, onun teşkilatın tozunu yuttuğunu gösteriyor. Siyasetin sadece masa başında değil, esnaf ziyaretinde, taziye evinde, düğün dernekte ve mahalle kahvesinde yapıldığını bilen bir figürden bahsediyoruz.</p>
<p>Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Dr. Fatih Erbakan’ın &#8220;Milli Görüş belediyeciliği ve iktidarı&#8221; hedefinde, İstanbul kilit bir taş. Bu taşı yerinden oynatacak, teşkilatları diri tutacak ve İstanbul’un demografik yapısını (özellikle Adıyamanlı ve Malatyalı seçmen gücünü) konsolide edecek en güçlü adaylardan biri kuşkusuz Sait Aybak’tır.</p>
<p><strong>&#8220;Görev İstenmez, Verilir&#8221;</strong></p>
<p>Aybak’ın sürece dair temkinli ama kararlı duruşu, devlet adamlığı ciddiyetine uygun. &#8220;Görev verilirse hazırız&#8221; mesajı, sadece bir niyet beyanı değil, aynı zamanda sorumluluktan kaçmayan bir dava adamı duruşudur.</p>
<p>Eğer Genel Merkez bu tercihi Aybak’tan yana kullanırsa, Yeniden Refah Partisi İstanbul’da sadece bir &#8220;İl Başkanı&#8221; değil, aynı zamanda iş dünyası ve STK’lar arasında güçlü bir köprü kazanacaktır.</p>
<p>Siyasi kulislerdeki bu heyecan boşa değil. Bakalım önümüzdeki günler İstanbul siyasetine nasıl bir &#8220;Sait Aybak&#8221; imzası atacak?</p>
<p><em><strong>Ferhat Canbey</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.bolgegazetesi.com/istanbul-siyasetinde-sait-aybak-dinamigi-70601/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TAŞINAMAYAN BÜYÜKLÜK, SAHİBİNİ KÜÇÜLTÜR</title>
		<link>https://www.bolgegazetesi.com/tasinamayan-buyukluk-sahibini-kucultur-70598</link>
		<comments>https://www.bolgegazetesi.com/tasinamayan-buyukluk-sahibini-kucultur-70598#respond</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2026 19:48:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökmen Can]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[gökmen can]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.bolgegazetesi.com/?p=70598</guid>
		<description><![CDATA[TAŞINAMAYAN BÜYÜKLÜK, SAHİBİNİ KÜÇÜLTÜR Kötü bir gün; ardından gelen içsel fırtınalar, sabahına zihni ve kalbi bir rahatlama sağlayacak bir makaleyi görüp okumak ve hemen sorumluluğunu hatırlamak ancak ve ancak “şükürle” taçlanmalıdır. Hayır ve şer Allah’ın takdiri iledir. Müslüman bir kişi her daim sorumluluk ve yapabileceklerini unutmadan, yalpalamadan ve sarsılmadan devam etmelidir asil yaşamına. Çünkü dünyanın [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h1>TAŞINAMAYAN BÜYÜKLÜK, SAHİBİNİ KÜÇÜLTÜR</h1>
<p>Kötü bir gün; ardından gelen içsel fırtınalar, sabahına zihni ve kalbi bir rahatlama sağlayacak bir makaleyi görüp okumak ve hemen sorumluluğunu hatırlamak ancak ve ancak “şükürle” taçlanmalıdır. Hayır ve şer Allah’ın takdiri iledir. Müslüman bir kişi her daim sorumluluk ve yapabileceklerini unutmadan, yalpalamadan ve sarsılmadan devam etmelidir asil yaşamına. Çünkü dünyanın “insafsızlık” enkazı altında kaldığı bir dönemde, kendini sadece “kendime” odaklamak yapılacak en büyük hatalardan biridir.</p>
<p>Filistin/Gazze: İslam aleminin kanayan ve bir türlü kanaması durdurulamayan en büyük yaralarından birisi. Belki de şu anda en büyüğü. Çünkü Gazze de soykırım var, çünkü Gazze de insanlık dramı var, çünkü Gazze karşısında özellikle de İslam ülkeleri denilen yerlerde körlük, sağırlık, insafsızlık, vicdansızlık, merhametsizlik ve daha nesi nesi var.</p>
<p>Yaklaşık 78 yıllık tarihi seyirde dört yüz elli bin kişinin katledildiği, yurtlarından yuvalarından edildiği bir halktan bahsediyoruz. 2026’nın şuursuzluğu tavan yapmış (çoğu İslam ülkeleri açısından) dünyasında, katillerin hapishanelerinde esir olarak tutulan, dört bin tanesi çocuk toplam da en az on iki bin Filistinli insanın “idamlarına” onay verildi ve bu yılın sonuna kadar hepsi gerçekleştirilecek.</p>
<p>Şimdi buradan seslenmek istiyorum; kendini büyük toplum, büyük medeniyet, büyük cemaat, büyük bir kurum ve kuruluş, büyük bir insan gören herkese:</p>
<p>Soyunuz sopunuz ne kadar asır evveline giderse gitsin, eğer yapılan bu “şerefsizliğe” ses çıkartmıyorsanız, yerin dibine giresiniz. Ne kadar zenginlik içinde yaşarsanız yaşayın, eğer bu zenginliğiniz bir çocuğun feryadını duyurmuyorsa, yerin dibine girsin sizin o zenginliğiniz. Medeniyet sahibi, kadim bir tarih sahibi olman değil, dünyanın her yerinden sürgün yiyen ve insanlığın başına bela olmuş bir kavmi kınamaktan öteye gitmiyorsan ve hatta kınayamıyorsan yere batsın senin o medeniyetin. Kurgulanan bir penguen davranışı eğer açlıktan ağlayan, sızlayan, ana babasını kaybeden, Allah’a dua edip de bir pirinç tanesine, bir tane burgulu makarnaya, bir yudum temiz suya engel olup penguen kurgusu konuşulup zavallı çocuğa gölge oluyorsa batsın sizin çağdaşlığınız gelişmişliğiniz.</p>
<p>Övüne övüne bitiremediğiniz duygu ve düşünceleriniz, kendinizden kabul etmediğiniz insanların, milletlerin dik duruşları ve haykırışları altında kalıyorsa zaten siz yerin dibine girmişsinizdir.</p>
<p>Bin bir türlü bahaneyle ekranlarda katillere destek veren ürünlerin reklamlarını alıp da o paralarla ayakta kalmaya çalışıyorsanız zaten Allah belanızı vermiştir.</p>
<p>Derinlerden duyulan acı ve Müslümanca duyarlılık sonucu Gazze bölgesine ve ihtiyaçları olan başka yerdeki Müslümanlara zekât, fitre, sadaka ve yardımlar gönderildiğinde eğer sen buna karşı çıkıyorsan zaten Allah senin belanı vermiştir.</p>
<p>Dünyanın ayağa kalktığı, protestolar ve yardım kampanyaların “birlik” içinde gerçekleştirildiği bir dönemde, sen eğer İslam düşmanlarına değil de yardımsever Müslümanlara engel olup, iftira ve yalanlarla yol almaya çalışıyorsan zaten Allah senin belanı vermiştir.</p>
<p>Aziz mübarek Ramazan ayında verdiğin iftar sofralarında Müslüman katillerinin içeceklerini içip her türlü ürününü sırıta sırıta kullanıyorsan zaten Allah senin belanı vermiştir.</p>
<p>Dilin, kalbin ve ruhun sadece kendini düşünüp, mazlumları aklının kenarından bile geçirtmiyorsan zaten Allah senin belanı vermiştir.</p>
<p>Büyük olduğunu söylüyorsun; devlet, millet, sülale, cemaat, cemiyet, grup, şu bu… Söylediğin, övündüğün bu büyüklüğünü taşıyamıyorsan Allah zaten senin belanı vermiştir.</p>
<p>Bencillik, egomanyaklık ve menfaatçılık kökenli içsel çekişmeleri bir tarafa bırakıp da sadece “dil ucundan dua ile yetinmek” sınırında tutuyorsa zaten Allah senin belanı vermiştir.</p>
<p>Bir lira bir lira kumbarasında biriktirdiği harçlıklarını mazlumlara gönderen bir çocuğun yaşadığı bir dönemde başına bazen taktığın ve seni itibarlı gösteren nesnelerle, eğer sen “bana ne” anlamına gelen şekilde konuşuyor, davranıyor ve yaklaşıyorsan zaten Allah senin belanı vermiştir.</p>
<p>Büyük olmak demek hangi şartlar altında olursa olsun, devlet, toplum, millet, cemaat, cemiyet ve kişi olarak hakikat ve hakkaniyetten yana olmaktır. Niyetiyle, fikri ve zikriyle, ameliyle ve örnek olmasıyla, duası ve teslimiyeti, şükrü ve tevekkül etmesiyle “büyük olmayı” taşıyabilen kimselerin bulunduğu bir dönemde isimleri, güçleri ne olursa olsun hiçbir zalim yapı ve kimse sağlam kalamaz, yıkılıp gider. Asıl mesele bizim insan olarak nerede ve nasıl duracağımızı bilmemiz gerekliliğidir.</p>
<p>Bunu başarabilmek için de bize yol arkadaşı ve rotası olacak ilmi öğrenmek, öğrendiklerimizle amel etmek, amel ettiklerimizi insanlara anlatmak ve “tek ben kalsam bile hakikatten yana olurum” savunuşunu sözde değil özde haykırmaktır. Büyüklüğün kavukla, taçla, sarıkla, sakal ve bilmem ne traşını olup hangi kokuları kullanmak, her gün şu kadar para harcayıp şu kadar yeri gezmekle olmayacağını bilen insanlar “gelip geçtiğimiz bu hayatta” asıl büyüklük gök kubbede hoş bir sâdâ bırakmakla olduğunu bilenlerdir.</p>
<p>Kim ve ne olursak olalım, kalbimiz, ruhumuz, niyetimiz, dilimiz ve bedenimiz hep “Hak ve Hakikat” yanlısı olmalıdır.</p>
<p>Kalalım sağlıcakla…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.bolgegazetesi.com/tasinamayan-buyukluk-sahibini-kucultur-70598/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>VESAYET HER YERE SİRAYET ETMİŞSE!</title>
		<link>https://www.bolgegazetesi.com/vesayet-her-yere-sirayet-etmisse-70559</link>
		<comments>https://www.bolgegazetesi.com/vesayet-her-yere-sirayet-etmisse-70559#respond</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2026 13:18:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Gökmen Can]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[gökmen can]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.bolgegazetesi.com/?p=70559</guid>
		<description><![CDATA[VESAYET HER YERE SİRAYET ETMİŞSE! Derdi memleket, derdi hakikat olanlara ithafen… Toplumsal hafızaya kazınmış kavramlardan birini ele alacağız. Bu öyle bir kavram ki çoğu milletlerin geçmişle bugünlerinin bağlarını kesmekle kalmamış, bugünlerle yarınları okyanusların iki yakası kadar uzak olmasına sebep olacak bir yıkım baş rol oyuncusu. Yok yok! Figüranı desek daha doğru olur sanırım. Dostlar, Aslında [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h1 class="post-title">VESAYET HER YERE SİRAYET ETMİŞSE!</h1>
<h2><em><strong>Derdi memleket, derdi hakikat olanlara ithafen…</strong></em></h2>
<p>Toplumsal hafızaya kazınmış kavramlardan birini ele alacağız. Bu öyle bir kavram ki çoğu milletlerin geçmişle bugünlerinin bağlarını kesmekle kalmamış, bugünlerle yarınları okyanusların iki yakası kadar uzak olmasına sebep olacak bir yıkım baş rol oyuncusu. Yok yok! Figüranı desek daha doğru olur sanırım.</p>
<p>Dostlar,</p>
<p>Aslında her kesimden, her düşünce ve izimden insanın yeri geldiği zaman bas bas bağırdığı, şikâyet ettiği, feveran halinde dillendirdiği bu kavram siyaset meydanıyla sınırlı kalmayıp her alana sirayet etmiştir. Gerçekten içerik ve topluma yansıması olarak çok kötü ve kabul edilemez kötü mü kötü bir şeydir bu vesayet. Düşündürtmeyen, korkutan, dilsiz şeytanlığa sürükleyen, adaletin tecellisine Çin Seddi olan bu kabih şey illa ki bir noktada nihayetlenecektir. Sonrası…</p>
<p>Bazen tam bitti derken farklı bir yerden sırıtarak gözlerimizin içine baka baka <strong>“ben buradayım”</strong> demesi de ayrı birçok sinir bozucu haldir. Bu bozuculuğun zehirli zihniyet sahipleri her yanımızı sarmış durumda olabilmektedir. Aç sırtlanlar gibi, kan emici sürüngenler ve insanları afakanlara hapseden Yedi Kule Zindanları kâbusları gibi <strong>“ben buradayım”</strong> deyip hayatımızı zehir etmeye devam edebilir. Ama bu leş kokulu, suni korku düzeni ve yalancı iklim dönemi kimden gelirse gelsin asla kabul edilmeyecek bir rezillik olup illa ki nihayetlenecektir.</p>
<p>En acısı da yıllarca güvendiğin, toz kondurmadığın, laf ettirmediğin ve halisane niyetle yol yürüyüp emrine amadeyim dediğin kimselerden böyle şeyler görünce, hadi gel de yaşa bu dünyada diyebiliyorsun bazen. Hadi gel de <strong>“Allah’ım beni bu ham yobazlardan ve kenelerden koru” </strong>diye dua etme diyebiliyor halisane niyetli kimseler. Deniliyor da zaten. Bu gidişle de her daim söylenegelecek.</p>
<p>Lakin bizim bakış açımız, durup baktığımız ve anlamaya çalıştığımız yön farklı. Kavramın sadece bir yere hapsedilecek bir şey olmadığını ifade etmek istiyorum.</p>
<p>Modern<strong> (!)</strong> toplumlarda vesayet, yalnızca siyasetin veya bürokrasinin gölgesinde var olan bir kavram olmayıp, tıpkı bir gölge gibi çoğu alana sızar, çoğu zihne yerleşir ve bazen en kutsal kabul edilen değerlerin içine kadar saklanarak girip pusuda bekler. Hele bu değerler dini ve manevi unsurlarla süslenmişse, vesayetin en etkili, en sinsi ve en dokunulmaz haliyle karşı karşıya kalındığı gerçeği kendini gösterir. İşin en tuhaf tarafı ise şudur: Vesayet sahibi bu kimseler kendilerini kurtarıcı, rehber, önder olarak pazarlarken, aslında toplumun sırtına binen en ağır yük haline gelirler. Kene küçüklüğünde olsalar bile açtığı yara itibariyle müthiş bir hastalık müsebbipleridirler. <strong>“Terbiye”</strong> sınırı dahilinde ifadeler kullanmaya özen gösteriyorum bu kimse veya grupları anlatmak için. Yoksa, çok daha farklı ifadeler biliyor ve onları lügatimin derinliklerinde saklıyorum. Öyle anlar oluyor ki o kelimelerin zincirlerinden kurtulup, ortalıklara çıkmalarından korkuyorum. Yani <strong>“Hâşâ huzurdan…”</strong> deyip noktalı yerleri doldurmamak için çok zorlanıyorum.</p>
<p>Maalesef günümüzde dini ve manevi değerleri, inananların en zayıf ve en hassas noktalarına dokundurmak isteyenlerin sayısını hatırı sayılır bir seviyeye ulaşmıştır. Vesayet sahibi kimseler bu mevcut durumu kendileri için en kullanışlı silaha çevirmiştir. <strong>“Allah için, vatan için, millet için”</strong> diyerek başladıkları çoğu cümle, aslında kendi çıkarlarını korumak için yazılmış bir senaryonun repliklerinden birer kupledir. Mürit-mürşit ilişkisi, itaat kültürü, kutsal görev anlayışı derken, toplum öyle bir noktaya gelir ki, gerçek ile sahte olanı ayırt edilemez hale gelir.</p>
<p>Son zamanlarda özellikle sosyal medya üzerinden dünyanın her yerinden dehşete düşürücü örneklerine denk gelmeniz kuvvetle muhtemeldir. Kendisini halkın değerlerine adadığı iddiasında olan bu kişiler, halkın sırtından geçinirken hiç rahatsız olmazlar. Çocuklarına en lüks okullarda eğitim aldırır, en pahalı araçlara biner, en gösterişli sofralarda yemek yerler ama bir yandan da insanlara sabır ve tevekkül telkin ederler. Onların gözünde halkın görevi, dünyadaki sınavına razı olmaktır; kendilerinin görevi ise bu sınavı en konforlu şekilde tamamlamaktır. Maslahat deyip dururken masa altı dümenlerle neleri çevirmezler ki bu fasit niyetliler. Bulundukları ülkenin yarım yamalak bildikleri dillerini kullanarak <strong>“bilmece bildirmece dil üstünde kandırmaca”</strong> olarak gözlere perde, kulaklara tıpa, kalplere korku yerleştirerek işlerini en maharetli ustalar gibi hallederler.</p>
<p>Vesayetin en tehlikeli hali, insanın en doğal duygularını suistimal maskesine bürünebilme özelliğidir. Hele hele dini hassasiyeti olan birine, <strong>“Biz Allah yolundayız”</strong> diyerek sömürmek kolaydır. Milli duyguları yüksek olana, <strong>“Vatan için çalışıyoruz”</strong> diyerek destek toplamak mümkündür. Maneviyatı güçlü olana, <strong>“Bu bir hizmettir, sen de katkı sun” </strong>demek en etkili propaganda yöntemlerinden biridir. İşin en sırıtan tarafı bu vesayetçilerin aslında hiçbir kutsal değere sadık kalamamaları ve en acımasız ve istismarcı kişilikte olmalarıdır. Onlar için din, iman, vatan, millet sadece birer araçtır; asıl amaç, gücü ve otoriteyi elde tutmaktır. Yani <strong>“her şeye ben hükmetmeliyim, bana biat etmeyene bu cenahta yer yok” </strong>deyip iğrençliklerle dolu hareket alanlarında top koşturmak, onları zevkin zirvesinde gibi gösterse bile hakikatte çöp dağlarının zirvesinde iğrenç bir atık durumunda gösterir. Tabii kî görmesi kısmet edilenler ve görmek isteyenler için.</p>
<p>Her toplumun psikolojisi bu ağır durumdan çok fena şekilde etkilenir. Önce bir hayranlık ve bağlılık hissi geliştirilir, ardından sorgulama yetisi köreltilir. Zamanla <strong>“Bunlar yanlış yapmaz”</strong> inancı, insanları akıl tutulmasına sürükler. Nihayetinde, kandırıldığını fark edenler ya büyük bir hayal kırıklığı yaşar ya da korkudan sesini çıkaramaz hale gelir. Ya da ses çıkartanlar, uyuyanları uyandırmaya kalkanlar <strong>“yandı gülüm keten helva”</strong> gibi adeta taşlanmaya tutulurlar. Ama merak etmesinler bu arkadaşlar. Çünkü gerçeklerin er geç ortaya çıkma gibi bir özelliği vardır.</p>
<p>Her türlü vesayet, sadece kişileri değil, toplumun tamamını felç eder. Eleştirel düşünceyi öldürür, bağımsız karar almayı engeller, kişilerin özgüvenini kırar ve nihayetinde toplumu, yönlendirilmesi kolay bir sürü haline getirir. Dini veya milli değerleri kullanarak vesayet kuranlar, aslında en büyük zararı bu değerlerin kendisine verirler. Zira bir süre sonra insanlar, bu sahtekârlar yüzünden gerçek değerlere de kuşkuyla bakmaya başlar. Ee, vesayetçiler sevinmesin; son sözünü mahşere bırakmış insanların eksiksiz toplantıya katılımlarıyla göreceklerini göreceklerdir. Bu hakikatten dolayı ümitsizliğe kapılmamalıyız.</p>
<p>Peki, çözüm nedir? Dediğinizi duyar gibiyim. En etkili çözüm, aklı ve vicdanı birlikte kullanabilmektir. Kutsal değerleri bir zırh olarak kullananlara değil, bu değerleri gerçekten yaşayan ve yaşatanlara kulak verilmelidir. Zira tarih göstermiştir ki, vesayet er ya da geç çöker; ancak toplumun maruz kaldığı zarar nesiller boyu sürebilir.</p>
<p>Nihayetinde, vesayet her yere sirayet etmiş olabilir ama ona karşı durmak da omurgalı bir duruş meselesidir. Asıl mesele, vesayeti normalleştirmemek ve onu kutsal bir görev gibi görmemektir. Çünkü kimse, kutsallık maskesi takarak insanları sömürme hakkına sahip değillerdir. Taksalar bile isteseler de istemeseler de maskeleri <em><strong>dü-şe-cek-tir</strong></em> ve <em><strong>ye-ni-le-cek-ler-dir</strong></em>. Nokta.</p>
<p>Kalın sağlıcakla…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.bolgegazetesi.com/vesayet-her-yere-sirayet-etmisse-70559/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
